7 Kasım 2012 Çarşamba
Kasımda Aşk Başkadır, Demeyecektim, Dedim
Kasımda aşk başkadır..
Sakla Kasım’ı gelir Aralık.
Ak Kasım İstanbul içindir.
Daha da saçmalardım ama;
Kasım kış ayı değil miydi hayrola?
Hakikaten biraz da kış gelmezse, kış derken iki yağan bir duran yağmurdan üç beş derece düşüp on derece çıkan sıcaklıklardan bahsetmiyorum. Baya, hani hırka üstüne kazak üstüne hırka üstüne palto giyilen kıştan bahsediyorum.
Nereye gitti o arkadaş.
Efendim nihayet, kasım ayına giriş yazısını yazıyorum huzurlarınızda, nitekim kasım ayı benim için önemli bir ay.
Ha bir de, bir yerden sonra, ben “hoş geldin kış” tadında bir yazı yazmadığım için kışın gelmediğine inanmaya başlayacağım.
Ama o küçük bir olasılık.
Kasım ayı neden önemli oraya döneyim..
Öncelikle, bu tatlı güzel ay, benim tatlı güzel annemin dünyaya, anneannemin tatlı güzel kucağına düştüğü aydır.
Ailede, özellikle kendi çekirdek ailenizde sevgi olarak kimseyi kimseden ayıramazsınız, bu kesindir, ama annenin yerinin her zaman apayrı ve özel olması su götürmez bir gerçek, çünkü onun sizin için yaptıklarının, sizi doğurması gibi başlıca bir gerçeği bir yana bırakın hayatınızı güzelleştirmek için yaptığı diğer binlerce şeyin haddi hesabı yoktur, hakkının ödenmesi ise neredeyse imkansızdır,
Anneciğimi bu yazıyı okusa da okumasa da güzel yanaklarından kocaman öpüyorum..
İkincil olarak, bu tatlı ay, en sevdiğim tatlı ellerin, beni, benim güzel hayal dünyamın, akıl boşluğumun içinde bambaşka bir yere taşıyan, elime rengarenk kelimeler, düşler, şiirler veren ellerin, avuçlarıma düştüğü aydır.
“İki yanımda sallanan ellerimin
Elini tutunca anlam bulması gibi,
Bir şekilde yokluğunda eksik olmak gibi,
İki ucu birbirine bağlanan bir labirent gibi,
Dönüp dolaşıp seni bulmak,
Bıraktığım yerde,
Ve seni bıraktığım halinle yine sevmek,
Ya da, sevmekten vazgeçilir mi ki?”
Demişim, iyi de demişim be adam. Seni de öpüyorum, hem de en süslüsünden.
Şimdi size geri dönelim, siz ne yaptınız,
Siz kimlerin elini tuttunuz bu mevsimini bulamamış Kasım ayında?
Siz de mutlu oldunuz mu, sırf merakımdan soruyorum, hangi ayı böyle seversiniz benim gibi?
Tuhaf korkularım oluyor bazen, bazı şeyleri çok sevmekten her zaman korkuyorum.
Kasımda aşk başkadırı çekmeselerdi, ben daha güzelini yazacaktım.
Üstelik, başlığıma da yapıştırdığım bu klişeyi, klişe deyişim burada filme bir gönderi değildir tamamen dilimize yapışmış bir laf olmasındandır, teknik olarak izlemedim bile.
Evet, Kasım'da Aşk Başkadır'ı izlemedim.
Ben, romantik geçinen ben, izlemedim arkadaş.
Üstelik ben romantik filmleri çok da sevmem,
Yüzde yüz ağlayacağım filmleri kesin olarak sevmem,
Hele romantik komedileri hiç sevmem.
İzlemem demiyorum, izleyince ağlarım da, gülerim de, ama sevmem işte.
Yine de bir top 10 yapsam şimdi yarısı romantik film çıkar ama, siz buna he diyin geçelim.
Ben romantik filmlerin, ya da filmlerdeki romantik, ikili ilişki sahnelerinin, bana çağrışım yaptıranlarını severim,
Misal,
Moulin Rouge'un tango sahnesindeki kıskançlığı hissetmeyi severim,
Her bir ayak darbesi, Ewan'un şarkı söyleyişindeki acı, isyan, bana aynı durumu yaşasam nasıl da delirebileceğimi hissettirir.
Like Crazy'de (bu filmi dünyada bir tek ben izlemiş olabilirim, ama canınız sıkkınken izleyin, güzel film) kızla oğlan arasında geçen ilişkinin ve hatta bütün filmin, gerçekçiliğini severim, en çok da "bütün bir yazı yatakta geçirelim" sahnesini, bir de ilk aylarını hızla gösterdikleri sahneyi. Çünkü, orada kendimi görebilirim, ben de oradaydım bir zamanlar..
Jeux d'Enfants'daki (Cesaretin Var mı Aşka, nasıl saçma bir çeviriyse) aşkın deliliğini severim.
Daha bir milyon tane sevdiğim saçma ayrıntıyı yazarım, yapmayacağım ama, bu bambaşka bir başlık konusuna sarıyor..
Ama romantik filmler konusunu toparlayacak son sözüm, bir gün basılma şansı bulursa, ki benim hayalimde aslen bir film olan, romanım Güneş ve Kumsal'da da, benim bu filmlerde, bazen şarkılarda, bazen de hayatın herhangi bir anında bulduğum o kafanıza ya da kalbinize 'tık' ettiren ayrıntıyı size de hissettirmek için elimden geleni yapıyorum..
Kasım diyordum,
Kasım vize ayıdır,
Başarı dilemezsem, işiniz ters gider şimdi,
İyi şanslar hepinize, Allah akıl fikir versin.
Allah çalıştığınız yerden sorsun inşallah.
Kendimi İstanbul'un göbeğinde, bazen, Amazonlarda yaşıyormuş gibi hissediyorum.
Yağmurun sesine bak, dertli dertli ağlamıyor, bildiğin şakır şakır.
21 yaşıma geldim, böyle saçma, böyle tutarsız hava görmedim.
21 yaşıma geldim yazınca ne kadar da komik oldu di mi, daha Dante'nin gözünde adam olmam için 14 yılım var, bu bir ergen yılı eder.
17 yaşındayken bir şiir yazmıştım, o zamandan beri bir alıp veremediğim var şu Dante'yle de, nihayet okuyorum kendisini ama, daha bitirmek nasip olmadı, buradan yıldızın parlasın diyorum.
Bizim okulun meşhur Ağaçlı Yol'unda ağaçlar yeşil yeşilken, kim inandıracak beni 23 güne sonbaharın biteceğine?
Sonbaharda yapraklar dökülür evladım.
Sonbahar dediğin adamı sağdan sağdan kışa hazırlar.
Ben hazır değilim kışa arkadaş,
Ben bir hafta önce denizde yüzüyordum ayıptır söylemesi.
Bu havanın arada kalmışlığı, beni de arada bırakıyor, sabahları canım yataktan çıkmak istemiyor, bilmiyorum size de oluyor mu?
Kasım'a birinci sitemim bu, rica ediyorum artık kış gelsin,
Gelsin ki gitsin, sonra da gitmek bilmiyor.
Sıktık sıktık parfümleri, 4 mevsim indi ikiye.
4 mevsim olacak ki, ruhunuz da 4 mevsim olsun,
Çalkantı yaşayın biraz, cilde iyi gelir, ama nerde..
Kasım'ı bir başka severim işte,
Yazıyı kapatmadan, bir de şiir çakacaktım eskilerden, inanın hangi birini yazsam karar veremedim..
Yalnızca bir süredir yazmadığımı fark ettim ve özlediğimi,
Yani gece yeni başlıyor..
Şimdilik hepiniz öpüldünüz,
Hırkasız dolaşmayın evde, battaniyesiz yorgansız da uyumayın,
Kasım çarpar anlamazsınız..
İyi geceler,
Öpüldünüz.
ÇS*12
21 Ekim 2012 Pazar
Uçtu Uçtu, Felix Uçtu..
Gibi bir başlık atmak inanın önceden planladığım bir şey değildi.
Bunu düşünüp uzun süre gülmedim yani, hakikaten, niye yaptım ben bunu şimdi.
Neyse, beni böyle sevin sevecekseniz.
Felix'i anlatacağım dedim, bir hafta oldu.
Bu aralar hep rötarlı bir insan oldum, olsun, beklemek erdeminizi falan filan arttırır, o bu şu.
Felix'in neyini anlatacaksın, atladı gitti bir hafta oldu,
Ölmedi zaten de o kadar canlı izledik,
Trajedi de olmadı,
Daha ne anlatacaksın demeyin,
Ben biraz gidişatımıza söyleneyim istiyorum çünkü, arada da bir iki kulak arkası bilgisi sıkıştırıp bu geceki öpücüğümü yanaklarınıza iliştireyim diyorum.
Öncelikle bilmeyebiliteniz olan bir mevzudan gireceğim,
Felix'in atlayışı aslında bir deneydi.
Uu, sessizliği duyar gibi oldum.
Şimdi siz "hayatın her evresi bir deney değil mi dostlar" geyiğine girmeden,
Duruma bir açıklık getireceğim,
Ben de "Neden Roswell?" başlıklı bir yazıya atlayınca okuma fırsatı oldum, size anlatmazsam yara çıkarırım...
Malum emmi oğlu Roswell'den atladı,
Tamam da Amerika'da başka yer mi yoktu,
Ya da malum bölge bilindik yer havalı yer, uzaylıya denk geliriz falan mı dediler.
Mevzu 70 yıl öncelerden.
Roswell'de malum uzaylı mevzuları patladığı sıralarda, bizim bu fastfoodçu Amerikalılar demişler ki,
"Yahu, bu astronotlar, acil durumlarda, aracın içinde yanmasalar da paraşütle atlasalar ne kral olurdu."
Mühendisler düşünmüş taşınmış, deneyelim demişler,
Plastik mankenleri atıp atıp tutmuşlar,
Tabii basınçtaki dengesizliklerden döne döne burula burula inen mankenler parça parça çevreye yayılmış.
O dönem Roswell'in yerlileri, gecenin bir vakti ambulansla taşınan mankenleri uzaylı sanmışlar,
Oysa ki adamlar deney peşindelermiş,
Mankenlerin üzerinde araştırmalarını yapınca,
Artık etli butlu bir insanımızı atalım demişler,
Felix'in atlayışında, NASA'dan koordinasyonları yapan tonton amcamız,
Joe Kittenger, ta 1960'da,
Aynı şekilde balonla yükselip, 31 km'den atlamış.
Şimdi adamın 52 yıl önce başardığı mevzu ne oldu da bu kadar önem kazandı o zaman, ya da ne beklendi bunca zaman..
Öncelikle Felix dedi ki, ses hızını aşalım arkadaş,
Şimdi mevzuya bir rekor girince sponsor bulunması da kolay tabi,
Belki Felix'in bir sponsoru olmasa,
Amerikan'ın, geleceğin uzay yolculuklarını kusursuz ve tehlikesiz hale getirecek bu deneylerinden ilgisi olan olmayan her insan haberdar olmayacaktı,
Ancak Redbull kurdu siteyi verdi canlı yayını, hepimiz şahit olduk,
Felix'in selam çakıp uzaydan aşağı atlamasına.
Ben canlı izledim, malum Uzay okuyoruz, izlemeseydim yüzüme tükürürdünüz,
Annem adamcağız ölmesin diye bildiği bütün duaları okudu.
Felix rekorlarını kırdı,
Ölmeden yere indi,
Deney başarılı oldu, Amerika bir adım daha atmış oldu, Avusturyalı paraşütçü sayesinde.
Şimdi bu noktada bir dur diyeceğim.
Felix uzaydan atlarken siz ne yapıyordunuz merak ediyorum.
Ben şahsen yemek yiyordum, arada çıkıp çıkıp kontrol ettim bilgisayarı,
Ertesi günkü dersime çalışma ya da genel olarak herhangi bir şeye çalışma gibi bir kaygım yoktu.
Benim milletimin pazar günüydü,
Bizim çocuklarımız pazar günleri banyo yapar mesela,
Çalışanlar yatıp yuvarlanır evlerinde,
Öğrencisi de boş gezmek için bahane arar.
Benim milletim aynı sürede,
Bacımızın yengemizin neresi görünürse tahrik oluruz diye düşünüyordu.
Benim milletimin vekili bakanı hala,
Barbie bebeklerden tahrik olabiliyorlardı.
Benim memleketimde tahrik kelimesini iki kere üstüste kullanmaktan,
Ben bile rahatsız olabiliyordum.
Benim memleketimi yönetmekle yükümlü kimseler,
Okullardan benim memleketimin kurucusunun adını silmeye çalışıyorlardı,
Ki aynı o okullarda okuyan çocukların öğrenimini kolaylaştırmak,
Bilgilerini geliştirmek yerine,
Arapça okusunlar yeter anlamalarına gerek yok mantalitesini yerleştirmeye çalışıyorlardı.
Benim milletim bilime yeniliğe yatırması gereken parayı,
Olmayan bir savaşı yaratmak,
Başkasının işine burun sokmak için kullanmaya uğraşıyorlardı.
"Modernitenin Oluşumu" dersi hocam bile,
Nereye ne yazdığınıza dikkat edin başınıza dert olur diyordu.
Benim memleketimde uzaya gitmekten değil,
Baş örtmekten konuşuluyordu.
Benim memleketimde bilim gençliği değil,
Din gençliği üretilmeye çalışılıyordu.
Ben yemek yiyordum,
Siz kanepede uzanmıştınız,
Sonra hepimiz uyuduk.
Dünya'nın geri kalanından kaç yüz yıl geride olduğumuzun farkında değil mi hiç kimse diye düşündüm.
Gerçi biz hala de'yle da'yı ayırmayı bile öğrenemedik ya.
Haydi iyi geceler.
ÇS*12
Bunu düşünüp uzun süre gülmedim yani, hakikaten, niye yaptım ben bunu şimdi.
Neyse, beni böyle sevin sevecekseniz.
Felix'i anlatacağım dedim, bir hafta oldu.
Bu aralar hep rötarlı bir insan oldum, olsun, beklemek erdeminizi falan filan arttırır, o bu şu.
Felix'in neyini anlatacaksın, atladı gitti bir hafta oldu,
Ölmedi zaten de o kadar canlı izledik,
Trajedi de olmadı,
Daha ne anlatacaksın demeyin,
Ben biraz gidişatımıza söyleneyim istiyorum çünkü, arada da bir iki kulak arkası bilgisi sıkıştırıp bu geceki öpücüğümü yanaklarınıza iliştireyim diyorum.
Öncelikle bilmeyebiliteniz olan bir mevzudan gireceğim,
Felix'in atlayışı aslında bir deneydi.
Uu, sessizliği duyar gibi oldum.
Şimdi siz "hayatın her evresi bir deney değil mi dostlar" geyiğine girmeden,
Duruma bir açıklık getireceğim,
Ben de "Neden Roswell?" başlıklı bir yazıya atlayınca okuma fırsatı oldum, size anlatmazsam yara çıkarırım...
Malum emmi oğlu Roswell'den atladı,
Tamam da Amerika'da başka yer mi yoktu,
Ya da malum bölge bilindik yer havalı yer, uzaylıya denk geliriz falan mı dediler.
Mevzu 70 yıl öncelerden.
Roswell'de malum uzaylı mevzuları patladığı sıralarda, bizim bu fastfoodçu Amerikalılar demişler ki,
"Yahu, bu astronotlar, acil durumlarda, aracın içinde yanmasalar da paraşütle atlasalar ne kral olurdu."
Mühendisler düşünmüş taşınmış, deneyelim demişler,
Plastik mankenleri atıp atıp tutmuşlar,
Tabii basınçtaki dengesizliklerden döne döne burula burula inen mankenler parça parça çevreye yayılmış.
O dönem Roswell'in yerlileri, gecenin bir vakti ambulansla taşınan mankenleri uzaylı sanmışlar,
Oysa ki adamlar deney peşindelermiş,
Mankenlerin üzerinde araştırmalarını yapınca,
Artık etli butlu bir insanımızı atalım demişler,
Felix'in atlayışında, NASA'dan koordinasyonları yapan tonton amcamız,
Joe Kittenger, ta 1960'da,
Aynı şekilde balonla yükselip, 31 km'den atlamış.
Şimdi adamın 52 yıl önce başardığı mevzu ne oldu da bu kadar önem kazandı o zaman, ya da ne beklendi bunca zaman..
Öncelikle Felix dedi ki, ses hızını aşalım arkadaş,
Şimdi mevzuya bir rekor girince sponsor bulunması da kolay tabi,
Belki Felix'in bir sponsoru olmasa,
Amerikan'ın, geleceğin uzay yolculuklarını kusursuz ve tehlikesiz hale getirecek bu deneylerinden ilgisi olan olmayan her insan haberdar olmayacaktı,
Ancak Redbull kurdu siteyi verdi canlı yayını, hepimiz şahit olduk,
Felix'in selam çakıp uzaydan aşağı atlamasına.
Ben canlı izledim, malum Uzay okuyoruz, izlemeseydim yüzüme tükürürdünüz,
Annem adamcağız ölmesin diye bildiği bütün duaları okudu.
Felix rekorlarını kırdı,
Ölmeden yere indi,
Deney başarılı oldu, Amerika bir adım daha atmış oldu, Avusturyalı paraşütçü sayesinde.
Şimdi bu noktada bir dur diyeceğim.
Felix uzaydan atlarken siz ne yapıyordunuz merak ediyorum.
Ben şahsen yemek yiyordum, arada çıkıp çıkıp kontrol ettim bilgisayarı,
Ertesi günkü dersime çalışma ya da genel olarak herhangi bir şeye çalışma gibi bir kaygım yoktu.
Benim milletimin pazar günüydü,
Bizim çocuklarımız pazar günleri banyo yapar mesela,
Çalışanlar yatıp yuvarlanır evlerinde,
Öğrencisi de boş gezmek için bahane arar.
Benim milletim aynı sürede,
Bacımızın yengemizin neresi görünürse tahrik oluruz diye düşünüyordu.
Benim milletimin vekili bakanı hala,
Barbie bebeklerden tahrik olabiliyorlardı.
Benim memleketimde tahrik kelimesini iki kere üstüste kullanmaktan,
Ben bile rahatsız olabiliyordum.
Benim memleketimi yönetmekle yükümlü kimseler,
Okullardan benim memleketimin kurucusunun adını silmeye çalışıyorlardı,
Ki aynı o okullarda okuyan çocukların öğrenimini kolaylaştırmak,
Bilgilerini geliştirmek yerine,
Arapça okusunlar yeter anlamalarına gerek yok mantalitesini yerleştirmeye çalışıyorlardı.
Benim milletim bilime yeniliğe yatırması gereken parayı,
Olmayan bir savaşı yaratmak,
Başkasının işine burun sokmak için kullanmaya uğraşıyorlardı.
"Modernitenin Oluşumu" dersi hocam bile,
Nereye ne yazdığınıza dikkat edin başınıza dert olur diyordu.
Benim memleketimde uzaya gitmekten değil,
Baş örtmekten konuşuluyordu.
Benim memleketimde bilim gençliği değil,
Din gençliği üretilmeye çalışılıyordu.
Ben yemek yiyordum,
Siz kanepede uzanmıştınız,
Sonra hepimiz uyuduk.
Dünya'nın geri kalanından kaç yüz yıl geride olduğumuzun farkında değil mi hiç kimse diye düşündüm.
Gerçi biz hala de'yle da'yı ayırmayı bile öğrenemedik ya.
Haydi iyi geceler.
ÇS*12
16 Ekim 2012 Salı
On Yüz Milyon Bir Yıldan Sonra..
Mesela, yuzde 8 olan mukemmel sarjimin hepsini, size, bu telefonun abidik Turkce'siyle blog yazmak icin harcayayim diyorum, ne dersiniz?
Beni islak odunla kovalayin.
Yok ya, galeyana gelen falan olur simdi mazallah, yani diyorum ki, benimle muhabbet etmeyi ozlediniz degil mi?
Gerci teknik olarak bu yaptigimiz muhabbetten sayilmiyor ama oraya girmeyecegim simdi, sarjim musait degil..
Ne diyordum,
Ne guzeldi yazin degil mi, her gun sohbetler, konular..
Simdi anlaticak cok seyim var, bilgisayarin basina cokemiyorum bir turlu..
Ki bu aksam da cokemeyecegimi hesaba kataraktan, illallah diyip size sahilyolundan seslenmeye karar verdim..
Aslinda Felix'i yazasim var iki gundur,
Ama onu telefondaki mukemmel edebiyat parcalayislarimla heba etmek istemiyorum, reklami yaptim bedavadan, yarin obur gun aklinizda olsun derim..
Yalniz trafik yok,
Kafam karisti.
O zaman bugun Halic trafiginde gelen super (!) fikrimi aciklayayim bu tadimlik gecis yazimda..
Bu arada sanirim blogda ilk kez 'super' kelimesini kullaniyorum, ne kadar 90lar bir kelimeymis o ya, neyse..
Evet, hazirsaniz..
Diyorum ki,
Yilbasinda kendi top5 imi yapayim.
Baya, yazilarin top5 i de olabilir, kisisel sacmaliklarimin da olabilir, hatta sizin sacmaliklarinizin da olabilir..
Fikirler, fikirler.
Hatta araligin her gunu, uzun uzun yazilar yazamasam da sizin icin her gun farkli bir top 5 vereyim diyorum.
Hani, ne yaptik 2012de, genelden ozele gibi bir sey olabilir, bununla ilgili fikirlerinize acigim, sevgili okuyup da okudugunu belli etmekten de hoslanan tatlilarim..
Sanirim bu vizeler yaklasiyor kafasi,
Ama cok da kotu fikir degil bence,
Hatta keske siz de katilabilseniz mevzuya,
Ah su formspring meselesinde bir anlasabilseydik..
Bence, aralikda bol bol gulecegiz,
Tabii Mayalar hakli cikmazsa,
Gerci cikarsalar da gulecegiz ama..
O yusuf yusuf olacak..
O zaman hepinizi kocaman opuyorum,
Ozlemisim bak,
%4'luk sarjimla,
Sevgilerle, iyi geceler..
ÇS*12
Beni islak odunla kovalayin.
Yok ya, galeyana gelen falan olur simdi mazallah, yani diyorum ki, benimle muhabbet etmeyi ozlediniz degil mi?
Gerci teknik olarak bu yaptigimiz muhabbetten sayilmiyor ama oraya girmeyecegim simdi, sarjim musait degil..
Ne diyordum,
Ne guzeldi yazin degil mi, her gun sohbetler, konular..
Simdi anlaticak cok seyim var, bilgisayarin basina cokemiyorum bir turlu..
Ki bu aksam da cokemeyecegimi hesaba kataraktan, illallah diyip size sahilyolundan seslenmeye karar verdim..
Aslinda Felix'i yazasim var iki gundur,
Ama onu telefondaki mukemmel edebiyat parcalayislarimla heba etmek istemiyorum, reklami yaptim bedavadan, yarin obur gun aklinizda olsun derim..
Yalniz trafik yok,
Kafam karisti.
O zaman bugun Halic trafiginde gelen super (!) fikrimi aciklayayim bu tadimlik gecis yazimda..
Bu arada sanirim blogda ilk kez 'super' kelimesini kullaniyorum, ne kadar 90lar bir kelimeymis o ya, neyse..
Evet, hazirsaniz..
Diyorum ki,
Yilbasinda kendi top5 imi yapayim.
Baya, yazilarin top5 i de olabilir, kisisel sacmaliklarimin da olabilir, hatta sizin sacmaliklarinizin da olabilir..
Fikirler, fikirler.
Hatta araligin her gunu, uzun uzun yazilar yazamasam da sizin icin her gun farkli bir top 5 vereyim diyorum.
Hani, ne yaptik 2012de, genelden ozele gibi bir sey olabilir, bununla ilgili fikirlerinize acigim, sevgili okuyup da okudugunu belli etmekten de hoslanan tatlilarim..
Sanirim bu vizeler yaklasiyor kafasi,
Ama cok da kotu fikir degil bence,
Hatta keske siz de katilabilseniz mevzuya,
Ah su formspring meselesinde bir anlasabilseydik..
Bence, aralikda bol bol gulecegiz,
Tabii Mayalar hakli cikmazsa,
Gerci cikarsalar da gulecegiz ama..
O yusuf yusuf olacak..
O zaman hepinizi kocaman opuyorum,
Ozlemisim bak,
%4'luk sarjimla,
Sevgilerle, iyi geceler..
ÇS*12
28 Eylül 2012 Cuma
Ben Anlatacağım, Siz Yine Bildiğinizi Yapacaksınız..
Öncelikle huzurunuzda bu kadar az yazdığım için kendimi kınıyorum.
Kınadım bitti.
Haftasonu artık illallah dedirten kaçamaklarımın sonuncusuna çıkacağımı düşünerekten, şu ayın son yazısını bu akşam yazayım dedim..
Ha bir de ilhamın gelmesi meselesi var tabi, onun etkisi de damarlarımda seziliyor.
Haftada bir gibi çirkin bir sayıda yazınca hep içinde bulunduğum aydan bahsettim, biliyorum,
Belki de sonbaharı pek de sevmediğimden..
Acaba sonbaharı sevmediğim için mi okulda en iyi dönemim hep güz dönemi oluyor?
Bak bu ilginç bir bakış açısı oldu.
Diğer mevsimlerde varsa yoksa sağda solda sürt.
O da biraz kaba bir çıkış oldu ama, her neyse..
Gelelim bugünkü tatlı konumuza..
Konumuz, değişiklikler, yenilikler, hayata hep olduğun yerden bakmamaca, arada bir de olsa ileriye yönelik hamle yapmaca gibi bilumum gaza getirici havaya sokucu konuların tatlı bir harmanı olsun diye düşünüyorum derken bile amma uzattım girişi sadede gireceğim, sıkılmayın.
Bugün yine, "mentor" havamdayım, o yüzden kişisel meselelere lak diye gireceğim..
Kendinizi aşmak için yapmanız gereken tek şey, canınızın en istemediği şeyi yapmak.
Kendinizle kavga etmek yani,
Edin, çekinmeyin, içinizden bir yerin kalkıp gideceği yok..
Hayatınızda ne olmuyorsa, hangi iş yolunda gitmiyorsa, hangi konu canınızı en çok sıkıyorsa,
Bilin ki tek sebep kendinizsiniz.
O yüzden kendinizle kavga edin,
Ve son sözü siz söyleyin.
He nasıl olacak o deyin,
Vallahi ben yaptım oldu.
Şuan size tam ne yaptığımdan bahsetmeyeceğim, ama ilerde elbet lafı geçer,
Biraz sürpriz kalsın istiyorum da, ayıptır söylemesi..
Mesela,
Bu hafta sonu normalde yapmayacağınız bir şey yapın,
Tabi zorla sıkıcı işlere girişin demiyorum,
Yapmak isteyip de bir türlü cesaret edemediğiniz
Ya da tembellik ettiğiniz bir şeyi..
Ve bunları söylerken gerçekten inanarak söylüyorum, bence yapabilirsiniz.
Kendinize gıcıklık yapmayın.
Şimdi düşünüyorum da, kendimden daha çok gıcık olduğum bir kimse yok herhalde,
Tabii herkes kendini sever ama en çok da kendimizi baltalıyoruz en nihayetinde.
Yapmayın.
Yenilikler..
Yeniliklere açık olun diyeceğim ama başta dünya üzerinde yeniliklere en kapalı insan bizzat benim,
O yüzden bana pek bir laf düşmüyor;
Yine de,
Bakın ben bile yeni bir şeyler deniyorsam, siz geç bile kalmışsınız demektir..
Sırf kendi facebook'umu ele alayım mesela,
Bakıyorum son üç yıldır saçının şeklini bile değiştirmeyen insanlar var..
Biraz yenilikçi olun,
Biraz kendinizi açın dünyaya..
Bugün,
Utanarak söylüyorum ki,
Uzaydan iki tatlışımla, 3 yıldır ilk kez beraber Beşiktaş'a ve Taksim'e gittik.
Nasıl böyle bir şey olabilir değil mi?
Biz de şaşırdık,
Üşengeçlikten mi, şapşallıktan mı bilinmez,
Ancak hayatımıza nihayet bu tatlı yeniliği kattığımız için resmen mutlu olduk bugün.
Onu geç,
Şu İstanbul'da kimbilir kaç semt var görmediğiniz ve görmediğim,
Neden hep aynı yerlerde takılıyoruz?
Küçük popomuzu kaldırıp biraz tanımalı, 20 yıldır soluk aldığımız bu şehri..
Alın size yenilik.
Hayata hep aynı yönden bakmamaca,
Bu herhalde bir insandan istenecek en zor şey,
O yüzden, birden kafanızı bana doğru çevirin demeyeceğim ama,
Arada bir de olsa kafayı sağa sola çevirmek iyidir.
Dar görüşlü olmayın,
Ve lafta kalmasın bu.
Çünkü aslında,
En temelinde,
Herkes her şeyin en doğrusunu biliyor,
Tam emin olmasa da kestiriyor, ancak yapmıyor,
Çünkü insanoğlu deneme yanılma yönteminden asırlardır çok memnun,
Yanılırsam bile denemeye değdi,
Diyoruz,
Çünkü kendi kendimize yaptığımız her şeyin "iyi bir sebebi" vardır,
Bir başkası bize şunu yap dese hayatta denemeyiz ama,
Ben de diyorum ki,
5 seferde bir kez de olsa, bir başkasını da dinleyin.
Belki hayatınız zenginleşir.
Bu akşamlık bu kadar fikir vermece yeter,
Nitekim siz yine canınız ne çekiyorsa onu yapacaksınız,
Ama belki 4 satırda bir bana hak verdiğiniz de olmuştur,
En azından kulağınızda bir yere kaçar saklanır orada belki düşüncelerim..
Bir dakika,
Sesli okumadığınıza göre, gözünüze kaçar mı demeliydim?
Her neyse...
Bana gelince,
Okulun ilk haftasını geride bıraktım,
Hayal kırıklığı yaşadığım bir iki ders var, açıkçası,
Nitekim bu dönem hepsinin ismi o kadar havalıydı ki,
Hatırladıkça kendimi direk NASA'ya gidiyormuşum gibi hissediyordum..
Olsun en azından NASA'ya bizzat gitmiş hocam da var bu dönem,
Ya şimdi ne diyeceksiniz?
Bak bir yeni özlü söz de buldum şuan,
Başkasının başarısıyla övünülmez.
Bu çok açık oldu ya, keşke daha üstü kapalı söyleseydim,
Kaşına gözüne, güzelse sana ne?
Gibi, bak bu daha iyi oldu, yazın bunu bir yere.
O halde,
Haydi gelin de öpeyim yanaklarınızdan,
Nitekim bu akşam bayadır biriken bir sevgi yığını var içimde,
Sarılasım, koşasım var
Hayırdır.
İyi geceler,
Öpüldünüz bir kaç kere..
ÇS*12
Kınadım bitti.
Haftasonu artık illallah dedirten kaçamaklarımın sonuncusuna çıkacağımı düşünerekten, şu ayın son yazısını bu akşam yazayım dedim..
Ha bir de ilhamın gelmesi meselesi var tabi, onun etkisi de damarlarımda seziliyor.
Haftada bir gibi çirkin bir sayıda yazınca hep içinde bulunduğum aydan bahsettim, biliyorum,
Belki de sonbaharı pek de sevmediğimden..
Acaba sonbaharı sevmediğim için mi okulda en iyi dönemim hep güz dönemi oluyor?
Bak bu ilginç bir bakış açısı oldu.
Diğer mevsimlerde varsa yoksa sağda solda sürt.
O da biraz kaba bir çıkış oldu ama, her neyse..
Gelelim bugünkü tatlı konumuza..
Konumuz, değişiklikler, yenilikler, hayata hep olduğun yerden bakmamaca, arada bir de olsa ileriye yönelik hamle yapmaca gibi bilumum gaza getirici havaya sokucu konuların tatlı bir harmanı olsun diye düşünüyorum derken bile amma uzattım girişi sadede gireceğim, sıkılmayın.
Bugün yine, "mentor" havamdayım, o yüzden kişisel meselelere lak diye gireceğim..
Kendinizi aşmak için yapmanız gereken tek şey, canınızın en istemediği şeyi yapmak.
Kendinizle kavga etmek yani,
Edin, çekinmeyin, içinizden bir yerin kalkıp gideceği yok..
Hayatınızda ne olmuyorsa, hangi iş yolunda gitmiyorsa, hangi konu canınızı en çok sıkıyorsa,
Bilin ki tek sebep kendinizsiniz.
O yüzden kendinizle kavga edin,
Ve son sözü siz söyleyin.
He nasıl olacak o deyin,
Vallahi ben yaptım oldu.
Şuan size tam ne yaptığımdan bahsetmeyeceğim, ama ilerde elbet lafı geçer,
Biraz sürpriz kalsın istiyorum da, ayıptır söylemesi..
Mesela,
Bu hafta sonu normalde yapmayacağınız bir şey yapın,
Tabi zorla sıkıcı işlere girişin demiyorum,
Yapmak isteyip de bir türlü cesaret edemediğiniz
Ya da tembellik ettiğiniz bir şeyi..
Ve bunları söylerken gerçekten inanarak söylüyorum, bence yapabilirsiniz.
Kendinize gıcıklık yapmayın.
Şimdi düşünüyorum da, kendimden daha çok gıcık olduğum bir kimse yok herhalde,
Tabii herkes kendini sever ama en çok da kendimizi baltalıyoruz en nihayetinde.
Yapmayın.
Yenilikler..
Yeniliklere açık olun diyeceğim ama başta dünya üzerinde yeniliklere en kapalı insan bizzat benim,
O yüzden bana pek bir laf düşmüyor;
Yine de,
Bakın ben bile yeni bir şeyler deniyorsam, siz geç bile kalmışsınız demektir..
Sırf kendi facebook'umu ele alayım mesela,
Bakıyorum son üç yıldır saçının şeklini bile değiştirmeyen insanlar var..
Biraz yenilikçi olun,
Biraz kendinizi açın dünyaya..
Bugün,
Utanarak söylüyorum ki,
Uzaydan iki tatlışımla, 3 yıldır ilk kez beraber Beşiktaş'a ve Taksim'e gittik.
Nasıl böyle bir şey olabilir değil mi?
Biz de şaşırdık,
Üşengeçlikten mi, şapşallıktan mı bilinmez,
Ancak hayatımıza nihayet bu tatlı yeniliği kattığımız için resmen mutlu olduk bugün.
Onu geç,
Şu İstanbul'da kimbilir kaç semt var görmediğiniz ve görmediğim,
Neden hep aynı yerlerde takılıyoruz?
Küçük popomuzu kaldırıp biraz tanımalı, 20 yıldır soluk aldığımız bu şehri..
Alın size yenilik.
Hayata hep aynı yönden bakmamaca,
Bu herhalde bir insandan istenecek en zor şey,
O yüzden, birden kafanızı bana doğru çevirin demeyeceğim ama,
Arada bir de olsa kafayı sağa sola çevirmek iyidir.
Dar görüşlü olmayın,
Ve lafta kalmasın bu.
Çünkü aslında,
En temelinde,
Herkes her şeyin en doğrusunu biliyor,
Tam emin olmasa da kestiriyor, ancak yapmıyor,
Çünkü insanoğlu deneme yanılma yönteminden asırlardır çok memnun,
Yanılırsam bile denemeye değdi,
Diyoruz,
Çünkü kendi kendimize yaptığımız her şeyin "iyi bir sebebi" vardır,
Bir başkası bize şunu yap dese hayatta denemeyiz ama,
Ben de diyorum ki,
5 seferde bir kez de olsa, bir başkasını da dinleyin.
Belki hayatınız zenginleşir.
Bu akşamlık bu kadar fikir vermece yeter,
Nitekim siz yine canınız ne çekiyorsa onu yapacaksınız,
Ama belki 4 satırda bir bana hak verdiğiniz de olmuştur,
En azından kulağınızda bir yere kaçar saklanır orada belki düşüncelerim..
Bir dakika,
Sesli okumadığınıza göre, gözünüze kaçar mı demeliydim?
Her neyse...
Bana gelince,
Okulun ilk haftasını geride bıraktım,
Hayal kırıklığı yaşadığım bir iki ders var, açıkçası,
Nitekim bu dönem hepsinin ismi o kadar havalıydı ki,
Hatırladıkça kendimi direk NASA'ya gidiyormuşum gibi hissediyordum..
Olsun en azından NASA'ya bizzat gitmiş hocam da var bu dönem,
Ya şimdi ne diyeceksiniz?
Bak bir yeni özlü söz de buldum şuan,
Başkasının başarısıyla övünülmez.
Bu çok açık oldu ya, keşke daha üstü kapalı söyleseydim,
Kaşına gözüne, güzelse sana ne?
Gibi, bak bu daha iyi oldu, yazın bunu bir yere.
O halde,
Haydi gelin de öpeyim yanaklarınızdan,
Nitekim bu akşam bayadır biriken bir sevgi yığını var içimde,
Sarılasım, koşasım var
Hayırdır.
İyi geceler,
Öpüldünüz bir kaç kere..
ÇS*12
22 Eylül 2012 Cumartesi
Bir Ticaret Deneyi ya da Baklava...
Tatlıcı açılışında,
"I'm Sexy and I know It" çalmamalı,
"I'm Fat and I'm Growing" gibi bir şarkı daha çok uygun olur bence.
Nitekim ne kadar "I work out" yapsanız da az önce yediğiniz o beleş baklavalar erimez arkadaşım,
Doğruya doğru.
Allah'ıma çok şükür en azından tatlı yemeyi sevmiyorum.
Ha bir de tatlı sevsem, neler olacak.
Yine eczanedeyim bugün,
Ve karşı sırada bir milyonuncu kez yeni bir dükkan açılıyor.
Bir milyon bir kez de kapanıyorlar, bu üzücü bir durum tabi.
Şu ana kadar denenmedik iş türü bırakmadılar,
Kebapçı, halıcı, beyaz eşyacı, kumaşçı, kasap, fotoğrafçı, ayakkabıcı, çantacı, giyim mağazası, bakkal, kuyumcu, fırın, gelinlikçi, camcı, hatta bir dönem dini kitaplar satan tuhaf bir mekan, astrolog/medyum..
Bizim de bunlar arasında para kazandırmadığımız yok mesela, o apayrı bir konu.
Hoşgeldiniz alışverişini çok severiz biz.
Ha bak medyuma ve dini kitapçıya gitmedi annem, şimdi hakkını yemeyeyim kadının.
Her açılış beklenmedik derecede renklidir.
Mesela deve getirme modası var burada Allah sizi inandırsın,
Daracık yolda, sokak arasında devenin işi ne.
Sonra neden kasabımızdan kimse alışveriş yapmadı..
Kasap demişken, bir kaç sene önce şuan yerinde Akbank şubesi olan 2 dükkan yanımızdaki yerde kasap vardı.
Düşünün şimdi banka olabilecek büyüklükteki bir mekanda kasap,
Arkada ne kesiyorlardı,
İki katlı 4 dönüm yeri ne amaçla kullanıyorlardı,
Ne satıyorlardı, inanın hiç kestiremiyorum.
Eskiden beyaz eşya satılan tam karşımızdaki kocaman mağazada şimdi medikal market var mesela,
Demek ki artık evimizden çok sağlığımıza düştük,
Ya da giderek evhamlı mı oluyoruz ne?
Bir kişi de görmedim içeri ayağı kolu kırık girsin, ne alıyorlar bu kadar bilmiyorum,
Allah bereket versin tabi ne diyeyim...
Eskiden kebapçı olan yerde şuan pideci var mesela,
Bu tamamen stratejik bir değişiklik diye düşünüyorum,
Kebapçı niye tutmadı da pideci tuttu?
Çünkü adamlar sahurda sıcak pide çıkarıyorlar,
Helal olsun demek düşer.
Yıllardır kapanmayan, hiç değişmeyen yerlere gelelim mesela,
Birincisi, maşallah biz,
Malum eczane, giysiye ayakkabıya benzemez bu, zorunlu ihtiyaç,
İkincisi telefoncu,
Benim ülkemin evlatları konuşmadan durabilir mi?
Çok başarılı bir ticaret seçimi,
Üçüncüsü oturma grupları, oda takımları satan galeri,
Tenceresiz tavasız olur ama taşta oturacak halimiz yok..
Dördüncüsü berber,
Mahallemizin erkekleri saç ve kişisel bakımlarına pek bir düşkünler,
Berberler yıkılmaz
Ve son olarak ocakbaşı..
Normalde buraya yemelere doymuyoruz gibi bir yorum yapardım ama,
Orada bambaşka işler dönüyor diye düşünürüm yıllardır,
Buna girmeyeyim, aramızda kalsın..
Siz yemeye düşkünüz diye düşünün,
Başka düşkünlükler gelmesin aklınıza.
Yeni açılan tatlıcımız,
Adı, "Tatlı Fark"
Böyle şakacı isimler koymalarına bayılıyorum.
Ciğerciye,
Can-Ciğer, Canım Ciğerim, Ciğerimin Köşesi gibi isimler koymak mesela,
Memleketim en çok yiyecek konusunda şakacı zaten,
2 cadde aşağımızda bir tavukçu var önünde duran dubada
"Dikkat Çevirme Var" yazıyor.
Evet, piliç çevirme.
Ve ben bu espriye üç gün gülmüş olabilirim, kabul ediyorum.
Bir de "Öz" ön ekine çok tavım.
Öz eki koyunca mekana bir gerçekçilik ve güvenilirlik geliyor.
Mesela karşımızdaki pideci, "Öz Malatya"
Baya, o gittiğiniz Malatya bir düzmece,
Öz Malatya bizim karşı sokağımızda,
Gece yarısı pide satıyor.
Biz de eczanenin başına bir "Öz" çaksak parayı vururuz bence.
Şuan sevgili tatlıcı açılışındaki DJ'i vurursam kaç yıl yerim diye düşünüyorum.
"A huuuuuu" diye bağırdı az önce.
Acaba mikrofonu boğazına soksam, bir kişi kurtarır mı boğulmasın diye?
Biz ne açılışlar gördük,
Ne itici palyaçolar,
Ne kabus müzikler,
Ne patlayan bavullar,
Ne develer.
Ama memleketimin gidişatı ortada,
Bir işe başlıyorsanız üç kuruş aklınızı da ortaya koymanız lazım.
Yarım kilo eti üç ayda bir alanların çoğunluğu oluşturduğu bir mahallede,
10 milyara iki katlı dükkan tutup et satmak akıl karı değildir.
He tatlı yemeye ihtiyacımız var ama,
Nitekim tatlı konuşacak bir konumuz kalmadı bu memlekette.
İzin verseler de hepimiz adliye, mahkeme, hapishane açabilsek mesela,
Nasıl olsa o iş hepten yalamaya döndü,
Bari bu işlek kapıdan biz de nasibimizi alalım.
Hepimiz şişmanız.
Açımız tokumuz, hepimiz tüm gün yalnızca boş laflarla karın doyuruyoruz.
Hepimiz şişmanız.
Kapanan kasap yerine,
Meclis açmalıyız bence,
3 ayda bir et alsalar da yine bize oy verirler,
Bahçelerine çiçek dikmeliyiz ama,
Ve meclisi sahurda da açık tutmalıyız, müşterisi bol olur diye.
Meclisin kasasına da oturdum mu, değmeyin keyfime.
Meclisimizin adı da, Öz Meclis olsun.
Bu iş tutar.
Peki ben bugün yazımda ne anlattım.
Hani lisede öğrenmiştik ya, deneyler iki bölümden oluşur,
Nitel gözlem ve nicel gözlem,
Benimki son 10 yıldır aynı caddenin 2-3 sokağı kapsayan bir bölümünde yaptığım
Nitel gözlemdi,
Nicel kısmı için,
Kapılarını tek tek çalıp ne kadar kazandıklarını soracağım,
İki grup olacak, sabit grup ve radikal grup,
İşim uzun yani,
Bunları bir deneye vardırırsam işin sonunda,
Size şuan okulu bırakıp hangi ticarete atılacağınızı söyleyeceğim..
Ya da boşverin hepsini, gidip bedava baklava yiyelim..
Öpüldünüz, ki zaten bu memlekette öpülmediğimiz gün yok..
Sevgilerle,
ÇS*12
"I'm Sexy and I know It" çalmamalı,
"I'm Fat and I'm Growing" gibi bir şarkı daha çok uygun olur bence.
Nitekim ne kadar "I work out" yapsanız da az önce yediğiniz o beleş baklavalar erimez arkadaşım,
Doğruya doğru.
Allah'ıma çok şükür en azından tatlı yemeyi sevmiyorum.
Ha bir de tatlı sevsem, neler olacak.
Yine eczanedeyim bugün,
Ve karşı sırada bir milyonuncu kez yeni bir dükkan açılıyor.
Bir milyon bir kez de kapanıyorlar, bu üzücü bir durum tabi.
Şu ana kadar denenmedik iş türü bırakmadılar,
Kebapçı, halıcı, beyaz eşyacı, kumaşçı, kasap, fotoğrafçı, ayakkabıcı, çantacı, giyim mağazası, bakkal, kuyumcu, fırın, gelinlikçi, camcı, hatta bir dönem dini kitaplar satan tuhaf bir mekan, astrolog/medyum..
Bizim de bunlar arasında para kazandırmadığımız yok mesela, o apayrı bir konu.
Hoşgeldiniz alışverişini çok severiz biz.
Ha bak medyuma ve dini kitapçıya gitmedi annem, şimdi hakkını yemeyeyim kadının.
Her açılış beklenmedik derecede renklidir.
Mesela deve getirme modası var burada Allah sizi inandırsın,
Daracık yolda, sokak arasında devenin işi ne.
Sonra neden kasabımızdan kimse alışveriş yapmadı..
Kasap demişken, bir kaç sene önce şuan yerinde Akbank şubesi olan 2 dükkan yanımızdaki yerde kasap vardı.
Düşünün şimdi banka olabilecek büyüklükteki bir mekanda kasap,
Arkada ne kesiyorlardı,
İki katlı 4 dönüm yeri ne amaçla kullanıyorlardı,
Ne satıyorlardı, inanın hiç kestiremiyorum.
Eskiden beyaz eşya satılan tam karşımızdaki kocaman mağazada şimdi medikal market var mesela,
Demek ki artık evimizden çok sağlığımıza düştük,
Ya da giderek evhamlı mı oluyoruz ne?
Bir kişi de görmedim içeri ayağı kolu kırık girsin, ne alıyorlar bu kadar bilmiyorum,
Allah bereket versin tabi ne diyeyim...
Eskiden kebapçı olan yerde şuan pideci var mesela,
Bu tamamen stratejik bir değişiklik diye düşünüyorum,
Kebapçı niye tutmadı da pideci tuttu?
Çünkü adamlar sahurda sıcak pide çıkarıyorlar,
Helal olsun demek düşer.
Yıllardır kapanmayan, hiç değişmeyen yerlere gelelim mesela,
Birincisi, maşallah biz,
Malum eczane, giysiye ayakkabıya benzemez bu, zorunlu ihtiyaç,
İkincisi telefoncu,
Benim ülkemin evlatları konuşmadan durabilir mi?
Çok başarılı bir ticaret seçimi,
Üçüncüsü oturma grupları, oda takımları satan galeri,
Tenceresiz tavasız olur ama taşta oturacak halimiz yok..
Dördüncüsü berber,
Mahallemizin erkekleri saç ve kişisel bakımlarına pek bir düşkünler,
Berberler yıkılmaz
Ve son olarak ocakbaşı..
Normalde buraya yemelere doymuyoruz gibi bir yorum yapardım ama,
Orada bambaşka işler dönüyor diye düşünürüm yıllardır,
Buna girmeyeyim, aramızda kalsın..
Siz yemeye düşkünüz diye düşünün,
Başka düşkünlükler gelmesin aklınıza.
Yeni açılan tatlıcımız,
Adı, "Tatlı Fark"
Böyle şakacı isimler koymalarına bayılıyorum.
Ciğerciye,
Can-Ciğer, Canım Ciğerim, Ciğerimin Köşesi gibi isimler koymak mesela,
Memleketim en çok yiyecek konusunda şakacı zaten,
2 cadde aşağımızda bir tavukçu var önünde duran dubada
"Dikkat Çevirme Var" yazıyor.
Evet, piliç çevirme.
Ve ben bu espriye üç gün gülmüş olabilirim, kabul ediyorum.
Bir de "Öz" ön ekine çok tavım.
Öz eki koyunca mekana bir gerçekçilik ve güvenilirlik geliyor.
Mesela karşımızdaki pideci, "Öz Malatya"
Baya, o gittiğiniz Malatya bir düzmece,
Öz Malatya bizim karşı sokağımızda,
Gece yarısı pide satıyor.
Biz de eczanenin başına bir "Öz" çaksak parayı vururuz bence.
Şuan sevgili tatlıcı açılışındaki DJ'i vurursam kaç yıl yerim diye düşünüyorum.
"A huuuuuu" diye bağırdı az önce.
Acaba mikrofonu boğazına soksam, bir kişi kurtarır mı boğulmasın diye?
Biz ne açılışlar gördük,
Ne itici palyaçolar,
Ne kabus müzikler,
Ne patlayan bavullar,
Ne develer.
Ama memleketimin gidişatı ortada,
Bir işe başlıyorsanız üç kuruş aklınızı da ortaya koymanız lazım.
Yarım kilo eti üç ayda bir alanların çoğunluğu oluşturduğu bir mahallede,
10 milyara iki katlı dükkan tutup et satmak akıl karı değildir.
He tatlı yemeye ihtiyacımız var ama,
Nitekim tatlı konuşacak bir konumuz kalmadı bu memlekette.
İzin verseler de hepimiz adliye, mahkeme, hapishane açabilsek mesela,
Nasıl olsa o iş hepten yalamaya döndü,
Bari bu işlek kapıdan biz de nasibimizi alalım.
Hepimiz şişmanız.
Açımız tokumuz, hepimiz tüm gün yalnızca boş laflarla karın doyuruyoruz.
Hepimiz şişmanız.
Kapanan kasap yerine,
Meclis açmalıyız bence,
3 ayda bir et alsalar da yine bize oy verirler,
Bahçelerine çiçek dikmeliyiz ama,
Ve meclisi sahurda da açık tutmalıyız, müşterisi bol olur diye.
Meclisin kasasına da oturdum mu, değmeyin keyfime.
Meclisimizin adı da, Öz Meclis olsun.
Bu iş tutar.
Peki ben bugün yazımda ne anlattım.
Hani lisede öğrenmiştik ya, deneyler iki bölümden oluşur,
Nitel gözlem ve nicel gözlem,
Benimki son 10 yıldır aynı caddenin 2-3 sokağı kapsayan bir bölümünde yaptığım
Nitel gözlemdi,
Nicel kısmı için,
Kapılarını tek tek çalıp ne kadar kazandıklarını soracağım,
İki grup olacak, sabit grup ve radikal grup,
İşim uzun yani,
Bunları bir deneye vardırırsam işin sonunda,
Size şuan okulu bırakıp hangi ticarete atılacağınızı söyleyeceğim..
Ya da boşverin hepsini, gidip bedava baklava yiyelim..
Öpüldünüz, ki zaten bu memlekette öpülmediğimiz gün yok..
Sevgilerle,
ÇS*12
21 Eylül 2012 Cuma
Bu Eylül Akşamı Dışında..
Ve birden aklıma geldi!
Benim bir blogum vardı ya.
Vallahi dövün beni,
Ne bileyim atın yerde yuvarlanayım yani,
Baktım en son ayın 19unda yazmışım, çok da olmamış gerçi ama bir milyon yıldır sizinle tek laf etmemiş gibi hissediyorum.
[Düzeltme no:1, birinci dakika, sevgili YÖ'ye en son 13ünde yazdığımı belirttiği için teşekkürü bir borç bilirim. Ama 19'unda özlemişsiniz beni bir akın etmişsiniz bloga, ondan oldu böyle, yanılttınız beni. Bir de az eşşek değilim 8 gündür yazmıyormuşum, neyse hadi devam.]
Hadi yine iyisiniz, baya bir yer edindiniz bünyemde..
Eylül'ün başıydı hatırlıyorum,
Parmağımı hayalimde bir yerlere sallayarak,
"Bu ay her gün yazacağım!" demiştim,
Demiş miydim ya, dedim dedim.
E ne oldu?
Eylül hangi ara geçti, vallahi takip edemedim o kısmı, biri bana özet geçsin istiyorum..
Tatlı bir ay oldu ama laf aramızda,
Sanırım ondan nasıl geçtiğini fark edemedim bile.
Şimdi o zaman biraz geri sarayım da, şu Eylül ayının bir hesabını keselim..
Malum 2 gün sonra okul açılıyor, tatlı 4. sınıf öğrenciniz her gün, çok istese ilham deli gibi gelse de - nitekim eşşek ne zaman doluysam tam o zaman geliyor - yazma fırsatı bulamayabilir.
Ha buladabilir,
Sonra Çiçek'in vizeleri neden kötü geçti, sonra final haftasında neden bu kadar gerginsin?
Ben bu filmi daha önce izledim ya.
Mesela,
Hep bahsettiğim meşhur romanım Güneş ve Kumsal'ı ele alalım,
Bu yaz, itiraf ediyorum, bir kelime çiziktirmedim,
Bir kelime yahu,
Yok,
Ama bir final haftası gelsin, bakın nasıl geliyor hikayeler, hikayeler..
Eylül diyordum,
Geri sarıma bugünden başlayalım,
Bugün adaya gidemedik, ama bu seneye kesin gideceğiz anlamına geliyor.
Bugün okumadığım birçok kitabın adını ya da yazarını bildiğimi öğrendim.
Yani buradan yapacağım çıkarım,
Çok iyiyim.
Değil tabii, sanırım daha çok kitap okumalıyım.
Belki o zaman bildiğim şeylerin aklıma gelmesi kırk saat sürmez.
B vitamini de iyi bir çözüm olabilir ama..
Sonra dejavu meselesi var,
Bugün dejavunun kralını yaşadığım bir an oldu,
Hatta bu dejavu değildi, gördüğüm rüyanın gerçekleşmesiydi,
Bildiğin o anı daha önce gördüm ve bunu yaşarsam unutmamalıyım dedim, hatırlıyorum.
Resmen rüyamda bile kendime sıkıntı yaratıyorum yahu,
"Bunu unutmamalıyım." nedir?
Buradan yapacağım çıkarım,
Y.Ö.'nün önerdiği gibi kahinim.
Değil tabii, dejavu tamamen rüyalarda sebebini kestiremediğim bir şekilde gelecekten küçük ve önemsiz kesitler görmemizden oluşuyor diye bir sonuca vardım.
Bir de rüya göremeyen insanlar var mesela,
O kötü bir şey ya, her neyse.
Bugünden bir başka çıkarım,
Bu biraz özlü söz gibi olacak,
Başkasının ceketiyle yağmura çıkılmaz.
Vallahi havalı oldu, bunu Türk Dil Kurumuna armağan ediyorum.
Anlamı; içine düştüğünüz sıkıntılı durumlardan kurtulmak için başkalarına güvenmeyin tedbirli olun.
Sonuçta o özlü sözler, deyimler, atasözleri de yaşanılarak çıkmamış mı, bu da benden tarihe hediye olsun, hadi bakalım..
Böyle söyleyince direk aklıma "Kaş yaparken göz çıkarmak." deyimi geldi,
Mesela bu da gerçek anlamda biliyor muydunuz?
Bak yine dağıldı konu,
Eylül ayı diyordum,
Siz ne yaptınız bilmiyorum ama, ben bu 22 güne,
Bir tatil,
8 arkadaş, ki hala görmek için çırpındığım tatlılarım var,
3 şehir,
10u İstanbul'da olmak üzere, toplam 12 ilçe,
Ve bir sürü güzel anı sığdırdım.
Düşününce yapmışım bunu gerçekten, yine de şıp diye geçti.
Bence artık okula gideyim ya, hak etmişim bunu.
24'ünde okullar açılıyor,
Ve itiraf etmeliyim ki yorganımı özledim.
Ha bir de, ertesi gün sınav olan akşamlarda, yorganın içine girmenin albenisini özledim.
Hani o rahatsız sandalyenizde dikilmektesinizdir, yatağınız haddinden fazla oynak bir sevgili gibi size göz kırpar, arada yorganınızın açıp kapandığına yemin bile edebilirsiniz ya, işte o albeniyi özledim.
Kalorifer yansın istiyorum.
Bende nedense yüzemiyorsak kış gelsin kafası hakim,
Aşamadım bunu, ya da mevsimleri özlüyorum sanırım.
Bir düşündüm de, 4 mevsim olmayan bir ülkede yaşayamam sanırım.
Şimdi bunu dedim ya,
Kesin hayatımın bir dönemini Antarktika'da falan geçirmem gerekecek, tüh.
En çok kırmızı paltomu özledim galiba.
Evet, kış ayı, kırmızı başlıklı kız geri dönüyor..
Sanırım önümüzdeki günlerde yaza elveda tadında bir yazı yazmalıyım..
Bu yaz çok mevzu döndü bak,
Keşke burada olsanız da, birebir anlatsam bağıra çağıra..
Yazılarım sessiz ama, heyecanlıyken yüksek sesle konuşurum ben..
Şimdilik kafanızdaki sesleriniz can veriyor kelimelerime,
Ve bunu dediğim andan itibaren kafamla başkalarının sesleriyle okumaya çalışıyorum kelimeleri,
Hayır bunu denemeyin.
Ya da yazıyı en baştan en son gördüğünüz kişinin sesiyle okumaya çalışsanıza içinizden, ne tatlı olur.
Bazen, sıkıntı yaratıyorum.
Sizi bu çıkmazda bırakarak aranızdan ayrılıyorum, bu gece de,
Sonra tekrar yazmak isterdim ama çok önemli bir işim var, o kadar önemli ki,
Sadece düşününce bile kalbim daha hızlı atmaya başlıyor,
İyi geceler, tatlılar,
Sizi kimse sevmezse, ben severim,
"İçimde şeker çuvalı gibiydi, sevgiler"
Öpüldünüz..
ÇS*12
Benim bir blogum vardı ya.
Vallahi dövün beni,
Ne bileyim atın yerde yuvarlanayım yani,
Baktım en son ayın 19unda yazmışım, çok da olmamış gerçi ama bir milyon yıldır sizinle tek laf etmemiş gibi hissediyorum.
[Düzeltme no:1, birinci dakika, sevgili YÖ'ye en son 13ünde yazdığımı belirttiği için teşekkürü bir borç bilirim. Ama 19'unda özlemişsiniz beni bir akın etmişsiniz bloga, ondan oldu böyle, yanılttınız beni. Bir de az eşşek değilim 8 gündür yazmıyormuşum, neyse hadi devam.]
Hadi yine iyisiniz, baya bir yer edindiniz bünyemde..
Eylül'ün başıydı hatırlıyorum,
Parmağımı hayalimde bir yerlere sallayarak,
"Bu ay her gün yazacağım!" demiştim,
Demiş miydim ya, dedim dedim.
E ne oldu?
Eylül hangi ara geçti, vallahi takip edemedim o kısmı, biri bana özet geçsin istiyorum..
Tatlı bir ay oldu ama laf aramızda,
Sanırım ondan nasıl geçtiğini fark edemedim bile.
Şimdi o zaman biraz geri sarayım da, şu Eylül ayının bir hesabını keselim..
Malum 2 gün sonra okul açılıyor, tatlı 4. sınıf öğrenciniz her gün, çok istese ilham deli gibi gelse de - nitekim eşşek ne zaman doluysam tam o zaman geliyor - yazma fırsatı bulamayabilir.
Ha buladabilir,
Sonra Çiçek'in vizeleri neden kötü geçti, sonra final haftasında neden bu kadar gerginsin?
Ben bu filmi daha önce izledim ya.
Mesela,
Hep bahsettiğim meşhur romanım Güneş ve Kumsal'ı ele alalım,
Bu yaz, itiraf ediyorum, bir kelime çiziktirmedim,
Bir kelime yahu,
Yok,
Ama bir final haftası gelsin, bakın nasıl geliyor hikayeler, hikayeler..
Eylül diyordum,
Geri sarıma bugünden başlayalım,
Bugün adaya gidemedik, ama bu seneye kesin gideceğiz anlamına geliyor.
Bugün okumadığım birçok kitabın adını ya da yazarını bildiğimi öğrendim.
Yani buradan yapacağım çıkarım,
Çok iyiyim.
Değil tabii, sanırım daha çok kitap okumalıyım.
Belki o zaman bildiğim şeylerin aklıma gelmesi kırk saat sürmez.
B vitamini de iyi bir çözüm olabilir ama..
Sonra dejavu meselesi var,
Bugün dejavunun kralını yaşadığım bir an oldu,
Hatta bu dejavu değildi, gördüğüm rüyanın gerçekleşmesiydi,
Bildiğin o anı daha önce gördüm ve bunu yaşarsam unutmamalıyım dedim, hatırlıyorum.
Resmen rüyamda bile kendime sıkıntı yaratıyorum yahu,
"Bunu unutmamalıyım." nedir?
Buradan yapacağım çıkarım,
Y.Ö.'nün önerdiği gibi kahinim.
Değil tabii, dejavu tamamen rüyalarda sebebini kestiremediğim bir şekilde gelecekten küçük ve önemsiz kesitler görmemizden oluşuyor diye bir sonuca vardım.
Bir de rüya göremeyen insanlar var mesela,
O kötü bir şey ya, her neyse.
Bugünden bir başka çıkarım,
Bu biraz özlü söz gibi olacak,
Başkasının ceketiyle yağmura çıkılmaz.
Vallahi havalı oldu, bunu Türk Dil Kurumuna armağan ediyorum.
Anlamı; içine düştüğünüz sıkıntılı durumlardan kurtulmak için başkalarına güvenmeyin tedbirli olun.
Sonuçta o özlü sözler, deyimler, atasözleri de yaşanılarak çıkmamış mı, bu da benden tarihe hediye olsun, hadi bakalım..
Böyle söyleyince direk aklıma "Kaş yaparken göz çıkarmak." deyimi geldi,
Mesela bu da gerçek anlamda biliyor muydunuz?
Bak yine dağıldı konu,
Eylül ayı diyordum,
Siz ne yaptınız bilmiyorum ama, ben bu 22 güne,
Bir tatil,
8 arkadaş, ki hala görmek için çırpındığım tatlılarım var,
3 şehir,
10u İstanbul'da olmak üzere, toplam 12 ilçe,
Ve bir sürü güzel anı sığdırdım.
Düşününce yapmışım bunu gerçekten, yine de şıp diye geçti.
Bence artık okula gideyim ya, hak etmişim bunu.
24'ünde okullar açılıyor,
Ve itiraf etmeliyim ki yorganımı özledim.
Ha bir de, ertesi gün sınav olan akşamlarda, yorganın içine girmenin albenisini özledim.
Hani o rahatsız sandalyenizde dikilmektesinizdir, yatağınız haddinden fazla oynak bir sevgili gibi size göz kırpar, arada yorganınızın açıp kapandığına yemin bile edebilirsiniz ya, işte o albeniyi özledim.
Kalorifer yansın istiyorum.
Bende nedense yüzemiyorsak kış gelsin kafası hakim,
Aşamadım bunu, ya da mevsimleri özlüyorum sanırım.
Bir düşündüm de, 4 mevsim olmayan bir ülkede yaşayamam sanırım.
Şimdi bunu dedim ya,
Kesin hayatımın bir dönemini Antarktika'da falan geçirmem gerekecek, tüh.
En çok kırmızı paltomu özledim galiba.
Evet, kış ayı, kırmızı başlıklı kız geri dönüyor..
Sanırım önümüzdeki günlerde yaza elveda tadında bir yazı yazmalıyım..
Bu yaz çok mevzu döndü bak,
Keşke burada olsanız da, birebir anlatsam bağıra çağıra..
Yazılarım sessiz ama, heyecanlıyken yüksek sesle konuşurum ben..
Şimdilik kafanızdaki sesleriniz can veriyor kelimelerime,
Ve bunu dediğim andan itibaren kafamla başkalarının sesleriyle okumaya çalışıyorum kelimeleri,
Hayır bunu denemeyin.
Ya da yazıyı en baştan en son gördüğünüz kişinin sesiyle okumaya çalışsanıza içinizden, ne tatlı olur.
Bazen, sıkıntı yaratıyorum.
Sizi bu çıkmazda bırakarak aranızdan ayrılıyorum, bu gece de,
Sonra tekrar yazmak isterdim ama çok önemli bir işim var, o kadar önemli ki,
Sadece düşününce bile kalbim daha hızlı atmaya başlıyor,
İyi geceler, tatlılar,
Sizi kimse sevmezse, ben severim,
"İçimde şeker çuvalı gibiydi, sevgiler"
Öpüldünüz..
ÇS*12
13 Eylül 2012 Perşembe
Bozcaada Sahillerinde Bekliyorum, 3: Evden..
Ve döndüm.
Zaten o 'ö' ve 'ü' beni ele verdi değil mi, ah bu Türkçe karakterler..
Özlemişim ama..
Bozcaada'dayken pek fazla yazacak vaktim olmadı, oysa anlatacak mesele çoktu,
Fakat öyle mükemmel ve ısrarla uymaktan şaşmadığımız bir günlük programımız vardı ki,
Hiçbir köşesine yazı yazmayı sığdıramadım..
Bir kez denizde yazabildim, o da malum kuzen güneşlenirken..
O halde bilenlerinize bilmeyenlerinize, Bozcaadamızı az buçuk daha anlatmaya devam edeyim..
Tadı henüz damağımdayken, gerçek anlamda, az önce gelincikli lokum yedim de..
Ah Bozcaada..
İlk gün mükemmel bir şey oldu.
Fotoğraf makinamın çalışmadığını fark ettim, ne tatlı değil mi?
Ben ki ailenizin fotoğrafçısı Çiçek, Bozcaada gibi çekilesi bir yere gidip tek kare çekemeyeceğim,
Üstelik inadına çevrede sırf fotoğraf çekmeye gelmiş havalı makinalı zibilyon tane insan varken.
Kendilerini sevmiyorum.
Gıcık oluyorum onlara.
Tüm tatil makinalarının lensleri düşsün, hafıza kartları yansın diye hasetle baktım.
O kadar da değil ama, üzdüler keratalar.
Gözüme sokar gibi, olsun telefonum var benim sekkiz megapiksel.
Sekkiz.
Öncelikle sapık gibi yemek yedik.
Neden, çünkü birincisi memleket olarak yemek konusunda genel bir sapıklığımız var,
- bakınız eve gidince ne yiyeceğiz diye düşünmek, bakınız sahilde mısır yemek -
İkincisi de daha önce yemediğiniz, hep olsun diye hayal kurduğunuz, ya da yediğiniz ama bir kere de açık havada lüpleyeyim diyeceğiniz çeşitli lezzetli yiyecekler var.
Birincisi tabii ki reçeller,
Adamlar domatesten reçel yapmış ya, vallahi Japonlar yapamaz,
Çok da kral olmuş,
Patlıcandan da yapmışlar ama ona kalbim elvermedi, tatmadım.
Sonra karpuz kabuğundan reçel yapmışlar,
Bak hem karpuz kabuğu, hem reçel,
Karpuz kabuğu bir numaralı afrodizyaktır, bilmeyenlere,
E reçel dediğin paso şeker, enerji deposu,
Bu ikisi bir araya gelip bir de sabah lüplenince, genel olarak olabileceklerden ada halkı haberdar olmasa gerek ki, şapır şapır karpuz kabuğu reçeli yapıyorlar..
Ya da belki bilinçlidir, onu eczaneye danışmak lazım..
Neyse çirkinleşmeyeyim.
İncir reçeli, bal kabağı reçeli, gül reçeli, tattığınız, ama ilk kez tatmış gibi hissedeceğiniz reçeller,
Bir de gelincik reçeli var ki, tadamadım ama yine de mükemmel olduğuna emin olduğum için aldım, aşağıda mutfakta beni bekliyor..

Gelincik demişken,
Adanın kendini tamamen gelinciğe adamış çok tatlı bir kafesi var, bedavaya reklam yapmak gibi olmasın,
Ada Kafe,
Reçeller, şerbetler, muhallebiler, kurabiyeler,
Ah o kurabiyeler!
İçinden lokum çıkıyor arkadaş, olmaz ki böyle şey!
Eve de getirdim, yerken ağlıyorum.
Neredeyse ahçıyı kaçıracaktık gelirken, o denli..
Damla sakızı mevzuu var bir de,
İlk gün çok övüldüğü için adanın meşhur damla sakızlı kurabiyelerini deneyelim dedik,
Onda pek de aradığımızı bulamadık,
Nitekim, kutuyu açtığınızda neredeyse bir damla sakızı rüzgarı yüzünüze çarpıyor, buraya kadar çok güzel,
Ancak şekeri çok az olduğundan pek ağzıma layık bulamadım..
Damla sakızı likörü şahaneydi ama,
Kahvesi zaten malum, şahane bir şey..
Ha bir de lokumunu aldım, onu daha denemeye yerim olmadı..
Farkındaysanız şuana kadar tüm paramı yemeğe yatırmış gözüküyorum, doğrudur.
2 akşam adanın nadide meyhanelerinde meze yemeyi tercih ettik,
İkisinde de yediğimiz her şey mükemmeldi,
Zaten ambiyanstan bahsetmeme gerek yok, tüm dükkanlar çok zevkli..
Bu arada ilk gün Rum tarafında karşılaştığımız hırslı Rum teyzeye de buradan sesleniyorum,
"Ama plaj bizim tarafta ne oldu?"
Ada tarih boyunca sürekli el değiştirdiğinden, farklı toplumlar görmüş geçirmiş haliyle,
Son olarak da Türk tarafı ve Rum tarafı olmak üzere bir akarsuyla bölünmüş,
Tabii şuan o akarsu yerinde adanın ana yolu var,
Sol tarafı Türk tarafı, sağ tarafı Rum tarafı,
Rum tarafı yakın tarihte bir yangın geçirmiş ve bir mimar tarafından tamamen baştan yaratılmış,
Bu süreçte birbirinin aynı ve düzenli dükkanlara ve ızgara şeklinde sokaklara sahip olmuş,
Bu daha ilk günden "Bizim taraf daha güzel." diye övünen Rum teyzemizi haklı kılıyor,
Ancak bahsettiği mekanların çoğunu Türklerin işlettiği varsayılırsa,
Ayrımcılık yapmayalım teyzeciğim diyorum kendisine..
Bu arada bu bilgileri edinmemizi sağlayan sevgili "Ada Turu" rehberimiz ve şöförümüz, ismini bilmediğim Red Hot Chili Peppers hayranı, adanın asi elektrik mühendisi gencine teşekkürü bir borç bilirim..
Ada turu..
Havamızın tavan yaptığı aktivite olsa gerek..
Ada turu, adanın anayolunu takip ederek tüm adanın gezildiği,
Sonunda batım anlamına gelen Polente tepesine varılarak günbatımının izlendiği romantik bir tur,
O kadar romantikti ki,
Bir kaç saniye kuzenimle birbirimize meyil yapmış bile olabiliriz,
Bozcaada'da olan Bozcaada'da kalır.
Şaka tabi, heyecanlanmayın, öh yani.


Ada turu için önceden bilgili olduğumuzdan,
Gün içinde gidip şarabımızı aldık,
Tortillalarla küçük sandviçler hazırladık,
Altımıza sereceğimiz tatlı peştemalimizi de çantamıza koyarak yola çıktık..
Polente tepesine varınca, piknik tadında hepsini en güzel tepeciğe sererek
Rüzgar güllerinin sesi eşliğinde gün batımını izledik..

Herhalde bu aktiviteyi sevgilimle yapmış olsam,
Odaya dönünce,
Heyecanlanmayın,
Hemen aklınız kötüye çalışıyor, bak bambaşka bir şey söyleyecektim oysa ki ben,
Herhalde,
Beşbin tane şiir yazardım diyecektim..
Kesin yazardım,
Şiirler şiirler..
Kesin olarak bir kez daha gideceğim,
Bu kez çalışan bir fotoğraf makinasıyla,
Zaten kuzenle de sözleştik,
Bu kez ağustos ayını seçeceğiz, belki denizde bir taraflarımız donmaz diye..
Bu arada odamız, dünyanın en tatlı odasıydı,
Öyle sahiplendik ki orayı,
Biraz özlemiş bile olabilirim..
Bu anlattıklarımın hepsinin fotoğraflarını da iliştireceğim yanlarına şimdi,
Umarım ada hakkında azbuçuk fikriyat edinmenizi sağlamışımdır..
Bu arada kuzenin ikinci günden hasta olduğunu,
Tüm tatil burnunu çektiğini,
Son iki gün öksürdüğünü,
3. gece kafasını çarptığını,
Aynı gün benim dizimi sürtüp denizde mükemmel yanıcı anlar geçirdiğimi,
İlk gün sahilde uyuyup amele yanığı olduğumu,
4. gün fazla şaraptan denize girene kadar hangover'ın dibini gördüğümüzü,
Ödünç aldığımız ve daha ilk darbede kırdığım bıçakla parmağımı kestiğimi,
Ayak bileğimde hala nereden geldiğini bilemediğim bir kesik olduğunu,
Gece 12de sırf oyunumuz bölünmesin diye şarap almak için üst değişip apar topar markete koştuğumuzu,
Yine bu aynı mükemmel alışveriş sırasında midemizi düşünmeyi bırakmayıp salam aldığımızı,
Dönüş yolunda 11de vapur var sanıp 10.30da pansiyonu terkederek,
Vapurun 12de olduğunu öğrenince bir buçuk saat bankta homelesslarla takıldığımızı,
Dönüş otobüsü 12.30ta olduğu için vapurda kalp krizi geçirdiğimizi,
Diloş'un otobüse koşarken bir an elindeki paketlerle daha fazla gidemeyeceğini hissedip geride kalmayı düşündüğünü,
Otobüsün Çanakkale'den İstanbul'a tüm otogarlarda, ama her bir ilçenin otogarında durduğunu,
Sırf siz bu tatili toz pembe görün diye,
Anlatmadım..
Galiba şimdi anlatmış oldum..
Çok keyifliydi ama,
Çiftlerimizle gelip, araba kiralayıp, kimsenin ayak basmadığı koylara dadanacağımız ve kırmızı kapılı seksi otelde kalacağımız sözünü unutmadım Dilara S., burada da tarihe not olarak düşüyorum..
Sarı tekrar İstanbul'da, bu kez temelli,
Zaten hepiniz yine doluşmuşsunuz İstanbul'a onu fark ettim,
Kış geliyor desenize..
Sizi seviyorum, özlemişim de..
Hepiniz öpüldünüz,
İyi geceler!
ÇS*12
Zaten o 'ö' ve 'ü' beni ele verdi değil mi, ah bu Türkçe karakterler..
Özlemişim ama..
Bozcaada'dayken pek fazla yazacak vaktim olmadı, oysa anlatacak mesele çoktu,
Fakat öyle mükemmel ve ısrarla uymaktan şaşmadığımız bir günlük programımız vardı ki,
Hiçbir köşesine yazı yazmayı sığdıramadım..
Bir kez denizde yazabildim, o da malum kuzen güneşlenirken..
O halde bilenlerinize bilmeyenlerinize, Bozcaadamızı az buçuk daha anlatmaya devam edeyim..
Tadı henüz damağımdayken, gerçek anlamda, az önce gelincikli lokum yedim de..
Ah Bozcaada..
İlk gün mükemmel bir şey oldu.
Fotoğraf makinamın çalışmadığını fark ettim, ne tatlı değil mi?
Ben ki ailenizin fotoğrafçısı Çiçek, Bozcaada gibi çekilesi bir yere gidip tek kare çekemeyeceğim,
Üstelik inadına çevrede sırf fotoğraf çekmeye gelmiş havalı makinalı zibilyon tane insan varken.
Kendilerini sevmiyorum.
Gıcık oluyorum onlara.
Tüm tatil makinalarının lensleri düşsün, hafıza kartları yansın diye hasetle baktım.
O kadar da değil ama, üzdüler keratalar.
Gözüme sokar gibi, olsun telefonum var benim sekkiz megapiksel.
Sekkiz.
Öncelikle sapık gibi yemek yedik.
Neden, çünkü birincisi memleket olarak yemek konusunda genel bir sapıklığımız var,
- bakınız eve gidince ne yiyeceğiz diye düşünmek, bakınız sahilde mısır yemek -
İkincisi de daha önce yemediğiniz, hep olsun diye hayal kurduğunuz, ya da yediğiniz ama bir kere de açık havada lüpleyeyim diyeceğiniz çeşitli lezzetli yiyecekler var.
Birincisi tabii ki reçeller,
Adamlar domatesten reçel yapmış ya, vallahi Japonlar yapamaz,
Çok da kral olmuş,
Patlıcandan da yapmışlar ama ona kalbim elvermedi, tatmadım.
Sonra karpuz kabuğundan reçel yapmışlar,
Bak hem karpuz kabuğu, hem reçel,
Karpuz kabuğu bir numaralı afrodizyaktır, bilmeyenlere,
E reçel dediğin paso şeker, enerji deposu,
Bu ikisi bir araya gelip bir de sabah lüplenince, genel olarak olabileceklerden ada halkı haberdar olmasa gerek ki, şapır şapır karpuz kabuğu reçeli yapıyorlar..
Ya da belki bilinçlidir, onu eczaneye danışmak lazım..
Neyse çirkinleşmeyeyim.
İncir reçeli, bal kabağı reçeli, gül reçeli, tattığınız, ama ilk kez tatmış gibi hissedeceğiniz reçeller,
Bir de gelincik reçeli var ki, tadamadım ama yine de mükemmel olduğuna emin olduğum için aldım, aşağıda mutfakta beni bekliyor..
Gelincik demişken,
Adanın kendini tamamen gelinciğe adamış çok tatlı bir kafesi var, bedavaya reklam yapmak gibi olmasın,
Ada Kafe,
Reçeller, şerbetler, muhallebiler, kurabiyeler,
Ah o kurabiyeler!
İçinden lokum çıkıyor arkadaş, olmaz ki böyle şey!
Eve de getirdim, yerken ağlıyorum.
Neredeyse ahçıyı kaçıracaktık gelirken, o denli..
İlk gün çok övüldüğü için adanın meşhur damla sakızlı kurabiyelerini deneyelim dedik,
Onda pek de aradığımızı bulamadık,
Nitekim, kutuyu açtığınızda neredeyse bir damla sakızı rüzgarı yüzünüze çarpıyor, buraya kadar çok güzel,
Ancak şekeri çok az olduğundan pek ağzıma layık bulamadım..
Damla sakızı likörü şahaneydi ama,
Kahvesi zaten malum, şahane bir şey..
Ha bir de lokumunu aldım, onu daha denemeye yerim olmadı..
Farkındaysanız şuana kadar tüm paramı yemeğe yatırmış gözüküyorum, doğrudur.
2 akşam adanın nadide meyhanelerinde meze yemeyi tercih ettik,
İkisinde de yediğimiz her şey mükemmeldi,
Zaten ambiyanstan bahsetmeme gerek yok, tüm dükkanlar çok zevkli..
Bu arada ilk gün Rum tarafında karşılaştığımız hırslı Rum teyzeye de buradan sesleniyorum,
"Ama plaj bizim tarafta ne oldu?"
Ada tarih boyunca sürekli el değiştirdiğinden, farklı toplumlar görmüş geçirmiş haliyle,
Son olarak da Türk tarafı ve Rum tarafı olmak üzere bir akarsuyla bölünmüş,
Tabii şuan o akarsu yerinde adanın ana yolu var,
Sol tarafı Türk tarafı, sağ tarafı Rum tarafı,
Rum tarafı yakın tarihte bir yangın geçirmiş ve bir mimar tarafından tamamen baştan yaratılmış,
Bu süreçte birbirinin aynı ve düzenli dükkanlara ve ızgara şeklinde sokaklara sahip olmuş,
Ancak bahsettiği mekanların çoğunu Türklerin işlettiği varsayılırsa,
Ayrımcılık yapmayalım teyzeciğim diyorum kendisine..
Bu arada bu bilgileri edinmemizi sağlayan sevgili "Ada Turu" rehberimiz ve şöförümüz, ismini bilmediğim Red Hot Chili Peppers hayranı, adanın asi elektrik mühendisi gencine teşekkürü bir borç bilirim..
Ada turu..
Havamızın tavan yaptığı aktivite olsa gerek..
Ada turu, adanın anayolunu takip ederek tüm adanın gezildiği,
Sonunda batım anlamına gelen Polente tepesine varılarak günbatımının izlendiği romantik bir tur,
O kadar romantikti ki,
Bir kaç saniye kuzenimle birbirimize meyil yapmış bile olabiliriz,
Bozcaada'da olan Bozcaada'da kalır.
Şaka tabi, heyecanlanmayın, öh yani.
Ada turu için önceden bilgili olduğumuzdan,
Gün içinde gidip şarabımızı aldık,
Tortillalarla küçük sandviçler hazırladık,
Polente tepesine varınca, piknik tadında hepsini en güzel tepeciğe sererek
Rüzgar güllerinin sesi eşliğinde gün batımını izledik..
Herhalde bu aktiviteyi sevgilimle yapmış olsam,
Odaya dönünce,
Heyecanlanmayın,
Hemen aklınız kötüye çalışıyor, bak bambaşka bir şey söyleyecektim oysa ki ben,
Herhalde,
Beşbin tane şiir yazardım diyecektim..
Kesin yazardım,
Şiirler şiirler..
Kesin olarak bir kez daha gideceğim,
Bu kez çalışan bir fotoğraf makinasıyla,
Zaten kuzenle de sözleştik,
Bu kez ağustos ayını seçeceğiz, belki denizde bir taraflarımız donmaz diye..
Bu arada odamız, dünyanın en tatlı odasıydı,
Öyle sahiplendik ki orayı,
Biraz özlemiş bile olabilirim..
Bu anlattıklarımın hepsinin fotoğraflarını da iliştireceğim yanlarına şimdi,
Umarım ada hakkında azbuçuk fikriyat edinmenizi sağlamışımdır..
Bu arada kuzenin ikinci günden hasta olduğunu,
Tüm tatil burnunu çektiğini,
Son iki gün öksürdüğünü,
3. gece kafasını çarptığını,
Aynı gün benim dizimi sürtüp denizde mükemmel yanıcı anlar geçirdiğimi,
İlk gün sahilde uyuyup amele yanığı olduğumu,
4. gün fazla şaraptan denize girene kadar hangover'ın dibini gördüğümüzü,
Ödünç aldığımız ve daha ilk darbede kırdığım bıçakla parmağımı kestiğimi,
Ayak bileğimde hala nereden geldiğini bilemediğim bir kesik olduğunu,
Yine bu aynı mükemmel alışveriş sırasında midemizi düşünmeyi bırakmayıp salam aldığımızı,
Dönüş yolunda 11de vapur var sanıp 10.30da pansiyonu terkederek,
Vapurun 12de olduğunu öğrenince bir buçuk saat bankta homelesslarla takıldığımızı,
Dönüş otobüsü 12.30ta olduğu için vapurda kalp krizi geçirdiğimizi,
Diloş'un otobüse koşarken bir an elindeki paketlerle daha fazla gidemeyeceğini hissedip geride kalmayı düşündüğünü,
Otobüsün Çanakkale'den İstanbul'a tüm otogarlarda, ama her bir ilçenin otogarında durduğunu,
Sırf siz bu tatili toz pembe görün diye,
Anlatmadım..
Galiba şimdi anlatmış oldum..
Çok keyifliydi ama,
Çiftlerimizle gelip, araba kiralayıp, kimsenin ayak basmadığı koylara dadanacağımız ve kırmızı kapılı seksi otelde kalacağımız sözünü unutmadım Dilara S., burada da tarihe not olarak düşüyorum..
Sarı tekrar İstanbul'da, bu kez temelli,
Zaten hepiniz yine doluşmuşsunuz İstanbul'a onu fark ettim,
Kış geliyor desenize..
Sizi seviyorum, özlemişim de..
Hepiniz öpüldünüz,
İyi geceler!
ÇS*12
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
