19 Şubat 2013 Salı

Büyükmüş Britanya Meselesi, 2 : Macera Dolu Londra


29 Ocak 2012 - Bloomsbury, Londra

"Çiçek ben dün gece hiç uyumadım."

Zeynep'ten duyulabilecek daha kötü bir cümle yok.
Kişisel kelime haznesinin sahip olduğu en can sıkıcı cümle düzeni.

Açıkçası ilk günü nasıl atlattık hiç hatırlamıyorum, gittiğimiz yerleri fotoğraflarda gördükçe "buraya da mı gitmişiz" deyip durdum.
Sanırım kendi sıkıntılarımdan çok yanımdakiler sıkıntı çekince aptallaşıyorum.

Çünkü kendimi sallamayabilirim,
Ama Zeynep benim bebeğim onu nasıl sallamayayım, acıktım deyince beslemeyeyim, yoruldum deyince uyutmayayım değil mi?
Hepiniz benim bebeklerimsiniz.

Şakası bir yana, Zeynep'i hiç uyumadığı gecenin akabinde aktif bir şekilde güne katılmaya çabaladığı için tebrik ediyorum, normalde yapmayacağı  davranıştır, değerimi biliyor kendisini öpüyorum.


İlk günümüzde random takılalım dedik, bunu yapmayın.
Çünkü ilk kez gittiğiniz bir yerde randomlığın haddi hesabı dur durağı olmayabiliyor.
Sonuçta hem her yeri görmüş gibi hem de hiçbir yeri görememiş gibi hissediyorsunuz.

Ha bir de polisten başbakanın oturduğu sokağı bilmediğiniz için azar yiyebiliyorsunuz, onu hiç hesaba katmayacağım.

Ona gelmeden önce,
Sokağa ilk bir çıktık,
Zeynep, biz nerdeyiz Çiçek dedi, hakikaten biz nerdeydik arkadaş,
Niye geldik, ne işimiz var burada,
İnsan gerçekten bir tuhaf oluyor.

Hem aynı yerde yeni bir güne uyanmışınız gibi,
İnsan aynı insan yol aynı yol,
Hem de şaka gibi,
Yüz ölçümünü ne kadar uzakta olduğunu bilirdim de nasıl düştüm içine acaba diye afallıyorsunuz.

Herhangi bir şekilde alışabileceğim bir duygu olduğunu düşünmüyorum.

Her köşeyi döndüğümde Taksim meydanını görebilirim hissi..


Arkadaş o sokaklar ne kadar güzel yahu.
İlk kez yurtdışına çıkışım demiştim ya,
Neler kaçırmışım arkadaş benim,
Benim gibi sanatçı adamın ne işi var her gün aynı şehirde?

Bırakın beni, gezeyim göreyim..
Bir şehir gezdim, dönüşte bir resim yaptım, - daha bitmese de - , öncekilerden o kadar farklı ki, şaşarsınız..

İlk durağımız Westminster,
Birinci günden Big Ben'i görelim de rahatlayalım dedim
Ya da belki İngiltere'de olduğuma ikna olmak istemişimdir, o da bir olasılık..





Westminster Manastırı'nı gezemedim, Big Ben'in içini görmek için kuyruğa da giremedim, bir dahaki gidişimde yapacağım, bunlar da sözlü kanıtı olsun kendime verdiğim sözün, hadi bakalım.

Her yerde sinir bozucu şahanelikte bir mimari,
Bir ikinci üzüldüğüm konu da buraları ablamla gezememiş olmak oldu,
Yanımda spontane bilgi veren bir mimar bulundurmak gerçekten havalı olabilirdi değil mi?

Şuan Rafet El Roman'ı çok iyi anlıyorum sanırım.

Bak tuhaf bir bilinç açıklığı anı yaşıyorum fark ettiniz mi, Rafet El Roman'ın hislerini paylaştım az önce, Macera Dolu Amerika şarkısını yazarken.

Şuan anlattıklarım ve anlatım biçimim doğrultusunda aynı şekilde İngiltere'ye bir şarkı yazabileceğimi hissettim,
Çünkü tamamen aynı kafa,
Adam ülkeye ilk kez girmiş ne görse yazıyor, arkadaşına sesleniyor,

A Memo,
Burası New York Amerika,
Evler karıştı bulutlara
Nasıl bir yaşam nasıl bir zaman -  Bak aynı bakış açısı adam önce evlerden etkileniyor, farklı gelmiş çünkü.

A Memo,
İnsanlar simsiyah kızıl beyaz
Sokaklar basketbol müzik ve dans - Sonra insanlar farklı gelmiş onu yazıyor, ben de birazdan insanların tuhaf davranışlarını anlatacağım mesela..

Anladım şimdi vallahi, hakkını yemişiz El Roman.
Soyadı neden İspanyol soyadı, o konuyla hala bağlantı kuramıyorum ama..

Mesela ben yazsam şöyle olurdu,
O tam Westminster'a ilk ayak bastığım anda..

A Memo,
Burası Westminster, Londra
Müzeler karıştı sokaklara
Nasıl bir bina, nasıl bir havaa

A Memo,
İnsanlar Hintli, İtalyan ve Laz
İngilizler nerede acaba?
Nasıl bir yaşam aa Memooooo..

Zeynep ilk bir saat içerisinde acıkınca, ilk atılımını yapıp bir polise en yakın McDonalds'ı sordu.
Evet, yaptık bunu,
Ya ne yiyeceğdik?

Trafalgar'da dedi British aksanıyla kimseyi yanıltamayan Hintli polis,
Bak burası ayarı yediğimiz nokta,
Gideceksiniz değil mi Trafalgar'a dedi,
Evet dedik,
Downing sokağına?
Şimdi o aksanınla önce nereyi söylediğini önce anlamam için bir es ver, ama abimiz boş bakışlarımızdan yararlanıp hemen ayara geçti,

What the fuck are you talking about bitchez, what in the world you dont give a shit about where our mfucking prime minister is living?

Tabii öyle demedi ama, demiş kadar oldu,
Downing Street No:10 Londra'nın en meşhur yeridir kendinize çeki düzen verin dedi,
Yazıklar olsun sana polis,
Şehirde bir milyon tane güzel olağanüstü yer var, gitti en meşhur yerimiz Başbakanın oturduğu sokak dedi,
Bana ne?
Sen bizim başbakan nerede oturuyor biliyor musun?
Seni geç ben biliyor muyum acaba nerede oturuyor, ya da hiç umrumda mı acaba bunu sorgula önce bir?

Önünden geçip giremediğin sokağın ne havasını attıysa bize,
Neyse ki McDonalds'ın yerini söyledi en azından..


Alınmamaya çalışarak, Trafalgar meydanına yol aldık,
McDonalds'ı bulduk bulmasına, ama oranın McDonalds olduğunu kabullenmek için Zeynep'in neredeyse dışarı çıkıp tabelaya ikinci kere bakması gerekti..

Yanımızdaki adam BigMac istemese, herhalde yok diye çıkabilirdik,
Bir tabela asaydınız keşke ya Allahsızlar.


Neyse,
Trafalgar Meydanı,
Arkadaş her yer güzel, hani şusu güzel şöyle şahane diyeceğim ama, heryer güzel ne anlatsam bilemiyorum..
National Gallery, tam da meydanda, bugün burayı gezelim dedik hazır gelmişken..





İçeride 12. yüzyıldan 18,19. yylara kadar bir çok ünlü ressamın pahabiçilemez orjinal tabloları var..

Şimdi anladınız mı resmim nasıl ilerledi?
Havasından suyundan değil yani,
Bir de en gıcık olduğum, ki ikinci gidişte kesin olarak ben de yapacağım,
Adamlar müzelerine defteri kalemi alıp geliyorlar, her müzede oturmak için katlanabilir tabureler, şak aç otur Michelangelo'nun önüne, başla çizmeye..

Bizde nerdeeeee.. O kadar çok kıskandım ki, müzelerin başına bir iş gelmese bari..

O tablolarda o kadar çılgın detaylar vardı ki,
Geri dönüp şimdiye kadarki çalışmalarıma baktım,
Bu değil, bunlar değil, bu olmaz, dedim.

Bunu yaptım, oldu..
Tabii henüz bitmedi, kendisi Anne Boleyn olacak, o konuya 3. gün yazısında geleceğim..

O kıyafetlerin kumaşları,
Nasıl bu kadar gerçekçi acaba, bir de ağaç üzerine yapıldığını bilmiyordum çoğu resmin,
İnsan kendine ne kadar da çok şey katabiliyor gezerek..

Çok gezen bilir.

Da Vinci'ler, Van Gogh'lar, Michelangelo'lar, Caravaggio'lar,
Hepsi dile geldi, el verdiler, hala şaşkınım..
Resmi seviyorum arkadaş..

İki saate yakın gezdik galeriyi, Monet'yi nasıl göremedim hala kendime bir anlam vermiş değilim, o da bir daha ki sefere inşallah..

Her ne kadar sürekli aktarma yaparak metro hattında fiti fiti şehri boylu boyunca gezmek keyifliyse de,
Hayatımda yürümediğim kadar yürüdüm Londra'da, yürümeyi tercih ettik..
Kişisel hayatımda bir ilk,
Bana çılgın bir aktiflik kattı ama..

Tüm sokaklar elinizdeki haritalara harfi harfine uyacak kadar düzenli,
Ferah,
Gösterişli,
Ve bomboş olunca, yürümek dünyanın en güzel aktivitesi oluyor..





İstanbul'u neden böyle gezmedik diye o kadar utandık ki,
Dönüşte bir kitapçık alıp turist gibi memleketimizi gezme kararı aldık Zeynep'le.

Çok yakında bunu yapmaya başlayacağız, size günü gününe anlatırım zaten, merak etmeyin..

Dönüş yolunda Covent Garden Market'ta,
Ki açık alışveriş alanımsı gibi tam da tanımlayamadığım bir mekan oluyor kendisi, Zeynep ikinci Türk'ümüzü buldu.

Zeynep Türk magneti dedim ben.

Atınca uzayan, yapış yapış saydamımsı ıyıl ıyıl tuhaf bir oyuncağı denemek için tezgahın başında durduk, Zeynep'i satıcıyla başbaşa bırakıp sağa sola bakarken, adamın Türk olabilitesinden kıllanan Zeynep, kıtır attı..

"Çiçek gelsene, çok güzel bunlar."

Satıcı: "GEL ÇİÇEK GEL SEN DE BAK."

Çocuk bildiğin Zeytinburnu'ndan otobüse binmiş Covent Garden'da inmiş, bu kadar da Türk olunmaz ki arkadaş. Nitekim tezgahın asıl sahibi olan İngiliz görünümlü Türk çocuğu da biraz sonra geldi,

"Hadi bizim Türkçe'miz bozuk da sen neden böylesin." cümlesiyle bizi uzun süre güldürmeyi de başardı..
Sonuçta da 3 tanesi 5 pound olan oyuncağı, 4 tanesi 5 pounddan saydı, siftahı da biz yaptırdık akşamın 5'inde nasıl tutunduklarını şimdi bir düşünmedim değil..

Akşam yemeğini yolumuza çıkan bir İtalyan restoranında yedik,
Yemek şahane olmasa da, Türk olduğumuzu öğrenince heyecanlanan ahçı/kasiyer/garson/mekan sahibi abimizin benim de Türk arkadaşım var çıkışı güzeldi..
Bana ismi doğru yazıp yazamadığı sordu..
Antalya'da tanışmış arkadaşıyla..
İsim: Deniz Hayta..

Hayta..
Hocam nerede tanıştınız kendisiyle acaba çünkü bu çok önemli bir ayrıntı.

Ah canım ya..

Ve yurda varmadan önce, KORE MARKETİ BULDUK.
Bunu çok heyecanlandığım için büyük harfle yazmadım.
Zeynep çok heyecanlandığı için büyük harfle yazdım.
Ama Kore'li abimiz de bize adaptör bulduğu için onu da öpüyorum buradan..
Gerçi kendisi adaptörün ne işe yaradığından bir haberdi ama, olsun iyi niyetine sağlık.

"Biz Türkleri çok severiz." dedi,
"Biz de Korelileri." dedi Zeynep, amca nedense pek inanmadı, oysa karşısında Koreliseverler Derneği kurucu başkanı duruyordu, tanıyamadı herhalde zavallıcık..


Yurda elenik döndük,

Gecenin sürprizi Yavuz (yarim)  Londra'ya geliyor.
!?!?
Buna sonra döneceğim..

Yurdun tatlı mutfağında, Zeynep aldığı sodayı açarken küçük bir fıskiye şov yaptı, ki bunu kelimelerle anlatamam, keşke hepinize tek tek videoyu izletebilsem,
Ertesi günün çılgın planını oluşturduktan sonra, sapık gibi uyuduk.

Yatağa iz çıkarırcasına yapışmayı daha kibar bir sıfatla anlatamam ki.

The End.

Üçüncü gün ilerleyen günlerde..
Öpüldünüz tatlılar..
İyi geceler hepinize..

ÇS*13





Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme