20 Haziran 2012 Çarşamba

Aşk Meselesi, 1

Çoğunlukla,
dünyayı aşk yönetsin istiyorum.



Şimdi bu dediğime işin en cıvık en vıcık vıcık yanından bakmayın tabi.
Edward Bella gibi de bakmayın, o aşk mı ki?

Aşkla yapılıp da güzel olmayan ne var?

Olay sırf iki insan arasındaki duygusal durum değil yani, hayata duyulan aşk, genele yönelik aşk..
Genelden özele doğru giden aşk.


Çok zeki olanlarınız anladı.
Bu geceki konumuz aşk.

Fakat amacım Romeo ve Juliet tadında bir aşktan bahsetmek ya da "ben inanmıyorum zaaart" deyip okumayı bırakacağınız şeyler anlatmak değil.

Ha kapatanlar olduysa canları sağ olsun ya, adam fobik olmuş ben ne yapayım.

Aşk,
Herhalde dünya üzerinde ortak olarak en çok paylaşılan duygudur.



He çünkü herkes mutlu olmaz.
Tüm hayatını mutsuz geçiren hiçbir şeyden zevk almayan insanlar da biliyorum.
Üzülmek de aynı durumda,
bazı insanlar var, üzdüklerinde değil pişman olmak,
dönüp bir tekme daha atmak istiyorlar. 





Ama hepiniz en az bir kere aşık olmuşsunuzdur diye düşünüyorum.
Ya da olduğunuzu sanmışsınızdır.
Olmadıysanız da olacaksınızdır.



Karında kelebekler olayı.




Birincisi,
"Aşka inanmıyorum."
söylemi kesinlikle saçmalık.
Aşk, hayali bir varlık, görünmez bilinmez bir şey değil ki inanmayasın.
Sende yok diye, sen hariç dünyadaki zibilyon tane insanın yaşadığı bir şeye nasıl inanmıyorum dersin ki? 

Milyon tane şarkıyı şiiri kitabı yazdıran, besteyi yaptıran, bir dönem hastalık sebebi olarak bile gösterilen, bir kısım insanı delirten, bir kısım insanı öldüren, temel olarak çoğumuzun doğumuna sebebiyet veren vakaya inanmıyorum dedin de ne oldu?

"İnsansız uçakları kim uçuruyor ateistler bunu da açıklayın!" diyen "inançlı" kızımızdan ne farkın kaldı şimdi?





Aşkı aramıyorum diyebilirsin, daha mantıklı olur.
Ki temel olarak bunu belirtmek de saçma nitekim insan vücudu daha temelden aşkı aramaya programlı.

Nitekim sen daha aşık olduğunun farkında değilken, kimyasallar sağ olsun seni alttan alttan fişfikleyip sevdiceğine yaklaştırıyor.


Alttan alttan derken hemen yanlış anlamayın yahu. Lafın gelişi.


"Aşka harcayacak vaktim yok."
Mutlu olmak istemiyorum desen mesela, benim için aynı kapıya çıkar.

Şimdi itiraf edelim, kim sevilmek istemez ki.
Dünya üzerinde tadabileceğimiz daha güzel ve saf bir duygu olduğunu düşünmüyorum.



Bu arada çiftsiz olanlarınızın hepsi üzülsün içlensin falan diye anlatmıyorum bak, içlenmeyin yahu, bizbize konuşuyoruz şurada.
Hem ben bile daha içlenmediysem kimse içlenmemiştir. 



Bir dönem şiirlerimde "aşıksanız söyleyin" söylemleri veriyordum. İnşallah etkilediğim en az bir kişi olmuştur. O bile kar.


Tabi aşk güzel diye aklınızı aşkla bozun da demiyorum.
Ama, biraz gözünüz açılsın,

birazcık çaba gösterin yahu
bu durumu sadece bir kişi olarak düşünmeyim tekrar ediyorum,
herhangi bir şey olabilir, işiniz olabilir, eviniz olabilir, kitabınız kaleminiz bile olabilir.
Bir şeyleri sevmeyi ve severek yapmayı öğrenmeniz lazım, sonra insanları sevmeyi de öğrenmelisiniz.
En son olarak da sevginizi tek bir kişide yoğunlaştırmayı öğrenirsiniz.

O güzel bir duygudur, sonra çok üzse de, acısı bile güzeldir.




Bak başkaları ne demiş aşk üstüne..

Freud:
"Yaşam belirtisinin kökeni duygulanma; duygulanmanın da temeli aşktır" 

La Cordaire:
"Aşk her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur"

Newton:
"Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yanlız kalırlar."

Voltaire:
"Aşk bir tablodur, onu doğa çizmiş ve hayal süslemiştir."



Dante:
"Geniş varlık denizinin her yanında geniş bir aşk akışı vardır. Cehennem bile adalet kadar aşkın eseridir." 



Shakespeare:
"Aşk kusurlara kördür. Her zaman neşeye meyillidir. Kanunsuz, kanatlanmış ve sınır tanımazdır ve aklın bütün zincirlerini kırar."



Einstein'ınkini İngilizce koyacağım:
"Gravitation is not responsible for people falling in love." daha güzel bir söz yok ya.





ya  bak bu adamlar da düşünmüşler taşınmışlar kabul etmişler durumu.
Sen de kabul et, aşık olacağın bir şeyler bul, sonra aşık olacağın birisini de bulursun belki..
Belki o da sana aşık olur.
Belki sana zaten aşıktır.
Ne bileyim, mutlu olsanız sevinirdim.



Peki ben bu akşam nereden geldim aşka?
Ben çoğunlukla bir şekilde aşkın içerisinde oluyorum ama, bu akşam beni tetikleyen asıl şey, binbir zorlukla eve taşıdığım 70x100 cm tuvalime ne çizeceğime karar verdiğim an oldu.

Bu aralar latin danslarına bir aşkım arttı.
Ama içinde aşk olanlara, single olanlara değil.
Tabloya da bunu aktaracağım galiba,

belki bachata yapan bir çift ya da en az onun kadar samimi ve aşk dolu bir başka dans,
geçen gün kumsalda bachata yapan bir çiftin videosunu izledim, bence daha keyifli bir şey yoktu dünyada, onlar için, o an.
Bir sürü müzik indirdim, onları dinleyerek çizeceğim kesin,

ben de resime müziğe aşığım, diğer aşık olduğum bir çok şey yanında..

Öyle bir tablo yapayım istiyorum ki, öyle tutkulu olsun ki, bakmaya utanın.
Ya, öyle de iç gıcıklarım.

Hadi size bol aşklı geceler,

ayrıntı bilmeme gerek yok.

Sizi de seviyorum.
İyi geceler..
ÇS*12






19 Haziran 2012 Salı

Elma Düştü Bak

2 köprüyü birden kapamak neyin kafası peki, bunu kim açıklayacak?
"Bak üçüncü köprümüz olsaydı oradan geçerdiniz." demek için mi?


Vallahi bu kararları verenleri anlayabilmek için beynimize bir "converter" takmamız gerek diye düşünüyorum. 

Dönüştürücü falan desem hiçbirinize bir şey ifade etmeyecekti, İngilizce kelime kullanmamı yadırgamayın Allahsızlar.

Haliç köprüsünde de bir şerit kapalıydı bak,
üstelik kamyonun üzerinde "kış çalışmaları" yazıyordu.
Ne diyeyeyim.





Zaman çok hızlı geçiyor.

Sadece bir kere daha hatırlayın diye söyledim bu konuda bir şey anlatmayacağım.
Zaman hakkında bir konuşmaya başlarsam susmam sonra.



Şuan, bu yazıyı okurken kafanızın içinden en az bin bir farklı mesele geçiyordur.
Belki en az bir tanesi benimle ilgilidir bu düşüncelerin.
Şuan, bu saatteki kaygım bu.
Keşke bugün sizin düşündüklerinize yer verebilsem.
Üzgünüm.





Yalnız ışınlanmanın keşfine çok şiddetli bir şekilde ihtiyacım var ya,
bir düşünsenize az önce dersten çıkmışım, 5 dakika sonra İspanya'dayım.
Vize işinde sıkıntı olur tabi. Keşfedilse de Avrupa'dakilerin kendi aralarında ışınlanması beleş olur bizi almazlar vallahi moleküler halimizle sıkışır kalırız arada bir yerde.

Endişeme bak.

Bu yaz artık "Güneş ve Kumsal"ı bitirmeliyim bence.
Birincisi hem artık bitirip kendim de bir baştan sona okumak istiyorum.
Hem birileriniz okuyun yorum yapın istiyorum.
İkincisi hayatın bir kaç dönemini kapsayan bir kitap ve lise hayatını da kapsıyor, e ben de lise hayatından giderek uzaklaştığıma göre duygularım tamamen kaçmadan o kısım bitsin istiyorum.
Üçüncüsü sonunda ne olacak diye de merak ediyorum tabi.
Ve son olarak da aklımdaki yeni şeylere başlayabilmek için en az bir başlanmış tamamlansın istiyorum.
Çok mu zor?


Yarın okula ne giysem diye de düşünüyorum.
İlla havalı şeyler mi düşünüyorsunuz sanki hep?
Bunu da düşünüyorum şuan, neredeyse donsuz gitsek yeri bir sıcaklık var.
Ama henüz metrobüs bunu kaldırmaya hazır değil. 





Ortalama hesabı yapmadan bir döneme başlayamıyorum.
Ve hesaplarım hiç iç açıcı çıkmadı o yüzden durumumdan söz etmeyeceğim.



Işınlanma kısmına dönersek,
hop birden kim bilir kimin kucağında belirdiğimi düşünün.
Hakikaten güzel olurdu.
Tabi tam tersi durumlarda belki sıkıntı yaşanabilir ama olsun.

O kadar sıcak ki,
Camı açıp kendimi aşağı bırakmak istiyorum.
Belki o 10 saniyede hızla düşerken serinlerim.

Tabi balkonda uyumak da daha az tehlikeli bir çözüm olabilir.


Son 4 saattir basıp gidesim var.
Nereye olduğunu bilmiyorum.
Karar versem bu konuyu anlatırdım bugün ama, var işte.
Hatta bir ara facebookla bu "gidesim olması durumu"nu paylaşmak da istedim, sonra vazcaydım.

Gidersem habersiz giderim ki havam olsun.

Gitsem kim üzülür acaba?
Bak bu da başka bir düşünce.

"Into the Wild" tadında, izlediniz mi ya da okudunuz mu bilmiyorum ama hangisi sizin tarzınızsa onu yapın bir haberiniz olsun.
Ben filmini izledim, tabii kimse şaşırmadı kitabını okumadığım için.
Benim de içimden bir yer kalkıp o yolculuğu yaptı ve aynı sebepten aynı saçmalıkta öldü.
Oops, spoiler.



İçimdeki bir yeri, zor tutuyorum. İnanın her gün ikna ediyorum beklemesi, gitmemesi için.
İçimde bir başka yer ise, ben dışarı çıktığımda bile evde kalıyor.
İntihara meyilli bir yer de var içimde ama kendimi fazlasıyla ve sıkıcı derecede seven diğer bir yanım aktive olmasını önlüyor.

Sizi sevdiğim zamanlar da oluyor, sık sık.

Bugün kendim için güzel bir olaya başladım.
Fakat şimdi anlatmayacağım, biraz zamanı var. 



Dün gece çok kötü rüyalar gördüm.
Umarım başınıza bir şey gelmemiştir.

Nedense bazen bir şeyler malum oluyor.


Dün yazımı Malezya'dan biri de okumuş.
Ne anladı acaba?
Kendisini seviyorum, keşke bu gece yanına ışınlanabilseydim.



Çok sıcak. Çok sıcak. İnsan düşünemiyor bile.





Bir noktadan sonra geriye dönüp sen bugün ne anlattın demenizi bekliyorum.
Aslında ne anlatacağımı en başta söyledim.
Yalnızca bu kez açıklamak yerine, canlı örnekler verdim.
Hani, kafanızın içinden en az bin bir tane mesele geçiyordur demiştim ya, işte bunlar benimkilerin yalnızca birkaçıydı.

Saçma, doğru, yanlış, gereksiz. 
Yalnızca aklınızdan akan şeyler, keşke bir kaçını bilebilseydim, bence eğlenceli olurdu.


İstediğiniz kadar çirkin, istediğiniz kadar uzun, istediğiniz kadar mantıksız, istediğiniz kadar haklı, istediğiniz kadar masum, istediğiniz kadar yaramaz, istediğiniz kadar çok konuşabileceğiniz tek yer aklınız.
Ona iyi bakın falan dersem Becel Margarin reklamına döner. Siz mesajı aldınız ama bence.



"Brainstorm" temalı fotoğraf yerinde olmadı mı ama. 
"Heeeeeeeee" diyerek jetonları yeni düşenlerinizi duyar gibiyim.

Bu yazıyla ilgili şimdiden en sevdiğim şey, başlığıyla hiçbir alakası olmaması.

Bu gece yatmadan beni düşünün.
Çirkinleşmeyin.
Öptüm.


bkz. okuyucularıyla flörtleşen kız.
Yok ya benim niyetim hep saf hep masum sizin içiniz fesat,
Hadi, iyi geceler..
ÇS*12



18 Haziran 2012 Pazartesi

Domino Taşları Diyeyim Bambaşka Bir Şey Çıksın

Hasret sona erdi..

Ay ne şakacı başlangıç.
O değil de iki üç gün yazmayınca nasıl birikti kafamın içi nasıl birikti, anlatamam.

Ama anlatacağım.

Bugün BüyükAda'daydım, adayı alerji yapan böceklerden sonra bu kez de Araplar basmış hiç gidip sinirinizi bozmayın derim.
Allah'ıma çok şükür günahtır falan deyip kendilerince, Aya Yorgi'ye çıkmıyorlar da iki dakika kafanızı dinleyebiliyorsunuz.

Ha bir de nasıl gıcık oluyorum o tip tip Arap erkeklerine. Kadınlara giydirmişler kara kara çarşafları, kendileri parmak arası terlik bermuda şort.

Ay ben çok tahrik oluyorum terliklerinizden, rica edeceğim siz de çarşafa girin, kadınları da bu sebepten giydiriyordunuz değil mi, tüh, haydi bakalım Bursa kumaş pazarına.

Her neyse hatırlayıp sinirlenmeyeyim bence, bir ara görüşürüz bu konuyla ilgili tüm fikirlerimi açıklarım.


Bence istediğiniz kadar yüksek sesle gülebilirsiniz çünkü amele yanığı oldum.
Yarın okula gidip amele yanığım ve iç gıcıklayıcı beyaz tişört izimle herkesi baştan çıkarmak istiyorum.
Savul İTÜ, mazallah.

Tabi Araplardan bize fayton mu kaldı! Yürüdük dağ taş, olacağı buydu, her neyse..

Bu arada balık yerken Yunanistan'a 3 günlük gitme kararı aldık.
Türk kafası bu bak.
Nikomu'yla sirtaki de cabası.

Aslında eve gelirken size bambaşka bir şey anlatmayı planlıyordum ama bugünkü ada fotoğraflarıma bakınca, fikriyatım her zamanki gibi 180 derece dönerek beni bugün yaşadığım bir başka duygusal akıma götürdü.

Çağrışımlar,
Ve çağrışımlarla hayatın küçülmesi.

Şimdi hiçbiriniz bir şey anlamadınız haliyle, anlamanız için kafamın içinde olmanız gerekirdi, ama sıkılmayın ben şimdi size kafamı açacağım, bakalım siz ne düşüneceksiniz, ya da ben bu gece size kimleri ya da neleri çağrıştıracağım.





İnsan aklı çok tuhaf yer arkadaş.
Gereksiz eşyalar deposu gibi, ama hiçbir zaman gerçek hayatta sahip olamayacağınız kadar düzenli bir depo.

Aranızda obsesif kompulsif olan yoksa tabi.

Her şeyi etiketliyor bu kafamızın içindeki, sınırlı bir hacmi varmış gibi görünüp içine evrenleri sığdıran depo.
Her şeyin bir anlamı var, bir anısı var.
Hele ki hayatınızda önemli duyguları ya da zamanları paylaştığınız kişiler varsa, arkadaş olur, eş olur, dost olur, sevgili olur..
Bir caddeden geçip de birini anmamak mümkün mü?

İspanya gol attı bak sevindim. Alakasız oldu ama kafanız dağıldı fena mı?


Çağrışımlara dönersek.
Çağrışımlar temel olarak depomuzun kullandığı bilgisayar programıdır.
Velev ki önünüzde bir kalem gördünüz.
Kalemin karekodunu okutuyorsun gözünle, hop çağrışım depodan ilgili anıyı çağırıyor, zıbaaaam zibilyon yıl önceye gittiniz oldu mu şimdi?

En ufak en saçma en alakasız şeyler bile, gözünüzün uzaklara dalmasına sebep olabiliyor ya, ne yapalım ayakta alkışlamak düşer sevgili deponuzu.

Benim bugünkü çağrışımım bir dondurma kabıydı.
Saçmalığı oradan pay biçin.

İnsan dondurma yerken içlenmemeli.

Bak çağrışımlar güncellenebiliyor da, bence bilgisayar programı benzetmesi çok yerinde oldu.
Bu da mühendis kafası işte, oysaki şair ne demiş?

"Bana her şey seniiiii hatırlaaaatıyooooooor.. Beraaaaber yürüdüüüük biz bu yolllaaaaaardaaaaa beraber ıslandıııık yağan yağmurdaaaaa, şimdi dinlediğim tüm şarkılardaaaa bana her şey seni hatırlatıyor."



Adam yolda yürürken çağrışım gelmiş.
Yağmur yağıyormuş, gelmiş.
E şarkı dinleyeyim kafa dağıtayım demiş, hayda, yine gelmiş.

E ne oldu şimdi benim dünyam? Küçücük olmadı mı?
Her nefesiniz kendi içinize dönseydi ne olurdu?

İyice karıştıracağım konuyu ama aslında çağrışımın mantığı isim vermenin mantığıyla aynı.
Nasıl Çiçek deyince aklına ben geliyorsam,
Alışveriş merkezi deyince Mahmut,
Balık deyince Nurullah,
Dondurma deyince Nagehan,
Çöp kutusu deyince Hüseyincan gelebiliyor.

Aa neden, çünkü Hüseyincan bir gün çöp atarken çöp kutusuna düşmüştü değil mi?
Halbu ki hiçbirimiz bu hikayeyi merak etmiyoruz, ama sen hatırlıyorsun değil mi?
Bugün arkadaşım yerdeki at b.kuna bakıp bir arkadaşını hatırladı ya,
bir keresinde aynı anda basmışlar. Hayda.

Daha da diyecek lafım yok.

Sonuç olarak aklımızın bu içine dönüşleri, ve bu dönüşlerin verdiği burukluklar her zaman geleceğe yönelik umutlarımı azar azar alıyor, sanki her şey bir şekilde tüketiliyormuş gibi, bir dondurma kabı bile tatsızlaşabiliyor.

Her şeye bir anlam yükleyince, her şey etiketlenince, olay domino taşlarına dönüyor, biri aradan çekilirse geriye kalanlar peşinsıra yıkılıp anlamsızlaşıyor.

Ya bir gün hiçbir şey keyif vermezse? 




İspanya C grubunu lider tamamladı. Saygılar.
Öptüm çiçeklerim.
ÇS*12


14 Haziran 2012 Perşembe

Sarı Olympos'tan Bildiriyor 3: Tsunami

Memleketim insanı çok Amerikan filmi izliyor arkadaş.


Bu arada baştan belirteyim de yalan olmasın, ne yazık ki artık Olympos'tan değil İstanbul'dan bildiriyorum. Olympos mevzusunu son bir toplayayım istediğimden serinin adını bozmayayım dedim.


Artık ne ne gün olmuştu iyice karıştı ama, tahmin edebileceğiniz gibi öncelikle şu deprem mevzusunu bir masaya yatıracağım.



Öncelikle Olympos'taki tüm tarihi kalıntıların açıklamalarında bir yerden sonra "bilmem kaçıncı yüzyıldaki depremden sonra nanayı yemiştir' şeklinde açıklamalar var, şimdi tüm gün bunları okuduktan sonra "a ah neden titriyoruz" demenin pek de bir anlamı yok, demek ki neymiş titrek bir araziymiş evvelden de.


Tabi orada kastedilen aradaki 1500 yılda olan bir iki çok büyük deprem ama, bir binaya da yangında tahrip oldu falan deyin arkadaş.


Velhasıl kelam Olympos'u ortadan ikiye bölen dere yatağının sağ tarafını sabahın 11inden itibaren sıcaktı güneşti demeden haldır haldır gezip işin cılkını çıkardıktan sonra, derenin olması gereken yerde şimdi akan kaynak suyunun çıkışına yani tam deniz kenarına, ama hani nerdeyse suyun içine - ki mısırcı çocuktan bile azar yedik bu sebepten - oturalım dedik. Maksat bir serinlik olsun.


Buraya kadar her şey güzeldi sağın solun fotoğrafını da tatlı tatlı çektikten sonra, bir kaç saniyeliğine yerde bi kıpranma oldu.


Tam bu noktada durup bu adrenalini yaşayan iki kişinin, yani ben ve arkadaşım Zeynep'in kişisel gerginlik özgeçmişine azcık değinmeliyim.


Zeynep her zaman için en kötü durumu aklına getirir.
Örneğin, başı ağrıyorsa her an ölebilir.


Ben ise olmayan olayları, hatta olma olasılığı olmayan olayları aklımda kurup kurup önce kendimi, sonra metabolizmamı, sonra çevremdekileri en üst seviyede germe kapasitesine sahip bir insanım.
Örneğin günde en az 7 kere telefonumu kaybettiğimi zannedip ortalığı telaşa veriyorum.
Hatta dün akşam telefonum elimde dururken, "ZEYNEP TELEFONUM NEREDE?!" diye bağırmış olabilirim.
Bağırdım.


Bu iki kişinin birbirini gerebilitesini siz hayal edin.


Titreme anına geri dönecek olursak;
İkimiz de titreşimi alında dönüp bir an için bakıştık.
Hani, "biriniz çok kötü bir biçimde gaz mı kaçırdı, yoksa Allah'ım sana mı geliyoruz?" bakışıydı
ya da klasik Amerikan filmi sahnesi olan
"Sen de benim düşündüğümü mü düşünüyorsun?" bakışı.


Nitekim bakışların kendi arasında anlaşmasına karar veremeden toprak ana "alayına rest" diyerekten çılgın bir sarsıntıya tutuldu.


Şimdi yaşadığınız en büyük depremi düşünün.
Onun tam poponuzun altında olduğunu düşünün.
İşte duygu tam da bu.


Sarsıntı biter bitmez tüm sahil ayağa fırladık ama benim gözüm farklı bir yerdeydi.
Ufuk çizgisi.


Hani tsunami geliyorsa hemen göreyim de g.tüm g.tüm kaçmak için zamanımız olsun.


Şimdi öncelikle tsunamiden koşarak kaçılmaz. Bir gün başınıza gelirse dediydi dersiniz. Mazallah.
Peki bu kıza 16 yıllık eğitim öğretim hayatında kimse mi bu mantaliteyi öğretemedi.


O 3 saniyede aldığınız eğitim değil, izlediğiniz Amerikan filme sayısı ağır basıyor.


Sahil güvenlik edamla ufuk çizgisini kontrol edip tsunami yok diye emin olunca, kayalıkların altından yaka paça kaçan insanları görüp içimin yağlarını erittim.


Ne oldu hani şekerdiniz eriyordunuz, güneşin altına girmeyeyim diye sabah 5te havlu attınız da ne oldu.


Bu sabah haberlerde de tsunami korkusuyla araçlarına atlayıp dağa bayıra çıkan yurdum insanlarını gösterdi.
Ne diyeyim ki.. En azından suyu görürsek koşarız dememişler de kendilerince önlem almışlar izledikleri Amerikan filmlerini hesaba katarak.


Ben geçen yaz da denizde birden atlayan çok büyük bir balık görüp köpek balığı sanarak hızla sudan çıkmıştım.


Yani bende genel olarak bir Amerikan filmi gerginliği var.
Bak daha hiç zombi atağından falan gerilmedim ama.

Bu arada karanlıktan da korkmadığımı fark ettim.
Gece yarısı yine mükemmel bir sıfır aydınlatmayla kumsalın yolunu tutarken ne bir böcek kaygım vardı ne sağdan soldan çıkabilecek bir yaratık. Sanırım gözümün gördüğü şeylerden daha çok korkuyorum. Görmediklerimle ilgili bir gerginliğim yok.

Bir de kendi, kişisel istekleriyle, sahile kokulu kırmızı mumlar götürüp ambiyans yaratmayı beceren erkekler de varmış. Hafif bromance'e kaçıyor tabi ama ortamı birden çok kız basınca farklı bir hal aldı.

Hiç beklemediğiniz zamanlarda hiç beklemediğiniz şeyler olabiliyor.
Benim için çok uzun bir zamandır Dünya'nın en güzel yanı bu.

Ha bir de o kadar utanıyorum ki, ülkemin göbeğinde hala gezmediğim muhteşem mekanlar olduğu için. Mekan derken kutunun içine tıkılıp ritimsiz müzikler enjekte edilen leş kokulu modern mekan kavramından değil, doğanın içinde korunmuş doğal Dünya güzelliklerinden bahsediyorum tabii ki..

Tam da Karadeniz turu yapalım diye tartışırken, organizatörümüzün Karadeniz turu planladığından bahsetmesi, yine temiz kalpliliğimin bir sembolü diyorum, itici bir şekilde övünmek gibi olmasın.

Çatır çatır yeşillik gezsek fena mı olur?

Bu arada gelecek organizasyonun erken bir reklamını yaptığım için bence Osman'dan komisyon almalıyım.
Gelirseniz beraber de gezebiliriz bence,
Belki size de bir şiir patlatıveririm yeşillikleri görüp gaza gelir de..

Aklıma bir şeyler daha gelirse bir dördüncü yazı yerine buraya ekleyip tekrar tekrar yayınlayıp paylaşarak hepinizi taciz etmek istiyorum.
Belki de yazmam kendime saklarım.

Hepinizi öptüm yine,
İyi tatiller..

ÇS*12

12 Haziran 2012 Salı

Sarı Olympos'tan Bildiriyor 2: Özetler



Yine tuhaf bir saatte başladım yazmaya.
İki gündür ne çok lafım birikti söyleyecek, bilemezsiniz. Gerçi büyük ihtimalle çoğunu da anlatamayacağım ama olsun, bir yerden başlamak lazım.


Öncelikle Olympos gerçekten mükemmel bir yer.
Gezin görün, gezdirin gördürün..


10 numara 5 yıldız organizatörümüzün tatlı organizasyonlarına katılmayı nedense reddederek geçirdiğimiz iki günde Olympos'un çoğunu gezme şansı bulduk. Çoğunu diyorum ama aslında 2 yer kaldı yalnızca gitmediğimiz, neredeyse hepsini gezdik sayılır yani.


Ama tarzımız, safari, anlatılmaz yaşanır.
Sanarsın National Geographic'e çekim yapıyoruz.


Zibilyon tane fotoğraf çektim. Gönül isterdi ki hepsini göstereyim dize tek tek, ancak o zaman gitmiş kadar olursunuz zaten sürprizi kaçmasın, kendiniz gezin görün. Bir de en sevdiğim yanı, tatille gezi kavramlarını birleştiriyor olması, yani müze alanından geçerek denize gidiyorsunuz, daha güzeli var mı?


Önceki akşam Yanartaş'a çıktık.
Ancak mühendis olduğumuz kadar gerginiz de.
Yanartaş'ın temel olarak olayı şu, malum Olympos'ta Tanrılar yaşıyor. Bunlar kendi aralarında kapışırlarken ateş  püskürten bir mitolojik canlıyı öldürüyorlar burada ve inanışa göre bu sebepten burada sönmeyen bir ateş var. Aslen yeraltından çıkan bir gaz çıkış yerlerine ateş yaktığınız zaman alev alıyor olay bu. Bu arada Prometheus'tan hiç bahsetmeyen organizatörümüz Osman'ı kınıyoruz. Gerçi hikayenin bu kısmını da Vikipedia'dan okudu ama, olsun.


Tanrılardı mitolojik canlılardı, olay bilmem kaç bin yıllık peki Türk kafası ne yapıyor ateş çıkan yerde? Tabii ki sucuk pişiriyor. Çok ciddiyim. Gayet dağın aşağısında sucuk satıyorlar, biz daha önceden bildiğimiz için sucuğumuzu alıp gelmiştik. Bildiğin, şişe geçirdik sucukları hatur hutur pişirdik.. Çok keyifliydi ama bir de çıkış yoluna aydınlatma koysalardı çok tatlı olmaz mıydı?


Olayın gerginlik kısmı tam da burada gerçekleşti. Henüz dağın yamacında birikmiş tırmanmaya hazırlanırken yanımızdan çığlıklar eşliğinde öyle bir örümcek geçti ki, yarattığı adrenalin ve kalp çarpıntısı herkese tepeye kadar yetti.


Albino tarantula gördük.
Bildiğin tarantula bak, çatur çutur geçti yanımızdan.
Bir de oralarda çakal falan varmış, ama yolda tek bir ışıklandırma yok ve bir tarafınız da uçurum.
Eldeki fenerlerin tek kalem pille çalıştığı düşünülürse, yukarı varana kadarki sürece oluşan samimiyet ve kader birliğini hayal edebilirsiniz.


Ha bir de bir çocuk sönmeyen ateşi söndürdü.
Sonra tekrar yaktı.


Dün sabahtan Olympos'un arka sokaklarındaydık yine. Hayalimdeki "cennet"e yakın güzellikte yerler görmek zevk verdi.. Siz bu tarz şeylerden hoşlanır mısınız bilemiyorum tabi, doğa olsun tarih olsun.. Ben çok fazla dünya insanıyım sanırım, dünyadan olan her güzel şeye hayran kalıyorum.


Sonra çirkinleşip bir sürü fotoğraf çekiyorum, bu güzelliğin bir kısmını da yanımda götürebilmek için..


Teknolojik çocuktan bahsetmiştim, bize bilgisayarı açmayı göstermeyi teklif eden..
Yeni teklifi bizi "köpük partisi" olan discoya götürmek oldu.
Gerçekten bir kademe atlamış değil mi? Canım yazık, boynu bükük kaldı, olsun kendisini seviyoruz, wireless şifresini verdi daha ne yapsın.


Ancak bizim Osman'da şeytan tüyü var.
İki güzel laf etti kendimizi Gölge Bar'da bulduk.


Gölge Bar.
İsme koş.


Bu arada barın solistinin sesi gerçekten 10 numaraydı ancak 80'ler popla bir yere varamaz.


Beklenmedik temassal davranışların itici olmayabileceğini de ilk kez Osman'da gördük. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Ama siz anlatmışımcasına gülün.


Sonuçta bugün, yani son dolu dolu günümüzde deniz kenarında yatıp yuvarlanmayı tercih ettik.


Aaa asıl depremi anlatmadım size, ama bu yazı çok uzadı, onu da serinin üçüncü ve son yazısında, belki İstanbul'da anlatırım.


Siz siz olun elbisenin içine kazak giymeyin.
Bir de aptal bir insanın yanında akıllı davranmak akıllılık değildir.
Ne alaka diyeceksiniz, iki günlük çıkarımım diyelim.


Hiç yıldız kayması göremedim, ancak ilk gördüğümde hepimiz için güzel bir şey dileyeceğim merak etmeyin:
Öptüm.


ÇS*12

9 Haziran 2012 Cumartesi

Sarı Olympos'tan Bildıriyor 1: Kamaramızdan..


Perdeyi açıp bakmadığımız sürece, evet bir gemi kamarasındayız.

Biraz lüks düşkünlüğüm var, inkar etmenin anlamı yok, ancak oda küçük dediklerinde gerçekten bu kadar küçük olduğunu hesaba katmamıştım.

Hayal gücüm geniş arkadaş, ben ne yapayım.

Olympos'ta tatlı tatilimizin bugün birinci günü, oh muradına erdin dediğinizi duydum, saklamayın. Çok uzun bir yolculuktu, Allah sizi inandırsın, bitmedi be arkadaş. Üstelik nasıl bir uyku kokusu otobüsü sardıysa ben bile sabahın ilk ışıklarını gördükten hemen sonra az da olsa uykuya yenik düştüm.. Antalya'da kahvaltımızı yaptık ağaç evlerimize geçmeden önce ki, o apayrı anlatılması gereken bir mesele.

Meğer üniversite gençliği ne açmış arkadaş. Şimdi geziye gelip de bunu okuyan biri rastgelirse diye endişe yapmıyorum, çünkü kimsenin bunu inkar edebileceğini sanmıyorum. 70 kiloluk  tabaklar taşıyan 35 kiloluk kızlar gördüm arkadaş. O yemekleri nerelerine yediler bilemiyorum. Açık büfenin de bir sınırı var yani.. Her neyse..

Ağaçevlerimize vardık, anahtarımızı aldık, odamıza geldik ki, arkadaşım ve benim özel şanşımızdan ötürü olsa gerek, öncelikle bungalowumuz sağa 15 derece eğimli çıktı. Bu şöyle bir duruma sebep oluyor ki, kapılarımızı açarken yalnızca kolu indirmemiz yeterli, yollarını kendileri buluyorlar. Odada yalnızca iki yatak ve bir tuvalet var, ki yatakların samimiyeti de hesaba katılırsa, özellikle iki erkek tatile gelen arkadaşlarımızın ne tür bir "bromance" içinde olduklarını şiddetle merak ediyoruz. Tercih değiştireceklerini düşündüğümüz bir çift erkeğimiz hali hazırda var bile..

Şaka bir yana, gemi kamarasına benzeyen odamızdan gayet memnunum, küçük bir seviyede gerginlik verse ve dağ yamacında olsa da.. (Kafamıza bir kaya yuvarlanırsa Allah korusun, son yazımı okuyanlar olarak 3. sayfaya geçersiniz artık..) Benim pastoral tavrım, yersiz minimalliğim için ideal bir yer. Çiftimi alıp kimsenin haberi olmadan yuvarlanıp gidebilirim mesela, sonra gelsin şiirler.

Bu arada sırtım tek günde ıstakoz kıvamına geldi, gözünü sevdiğimin Akdeniz güneşi, yıllardır Ege güneşinde insanın 2 saatte pancar olabileceğini unutmuşum.

Bir de bugün aslında soğuk deniz sevdiğimi farkettim. Malum Enez'imizde denizimiz kapıyı -10 ile açıyor, birden Akdenizin 20 derecelik denizini yadırgadım tabii.. Denizin güzelliğinden bahsetmeme gerek yok..



Bugün cumartesi olduğu için hafiften bir apaçi trafiği de vardı amma yarından sonra ortamın daha güzelleşiceğine inanıyorum.


Bu arada son zamanların en tatlı ve en sosyal organizatörünü de her nerde yaşıyor ya da yaşatılıyorsa, bir şekilde bu yazıyı okuyorsa tebrik ediyorum. Bir tanesin, cansın, teksin. Hatta canımızın içisin, gözümüzün nurusun, neden seni iki günde bu kadar çok sevdik açıklayamıyorum bile. Ayrıca çiftin de dümdüz söyleyişle 10 numara bir hatun ne diyeyim. Tatlısınız arkadaş. 


Bu arada kavuniçine konulan dondurmayla resmen evlenmek istiyorum.

Kimsenin mani olacağını sanmam, yapılışını 5 yıl önce gördüğüm şapşal şeyi, her yaz unuttuğum için ilk kez denememin kısmeti bu güneymiş.. Arada bir kokulara aşık olurum ben, arada bir renklere, bu kez kavuniçinde dondurmaya aşık oldum, ne yapayım, gönül bu.. Siz de tanısanız çok severdiniz bak.



Ha bir de teknolojik çocuk var, canımın içi, şuan ki wirelessımın sebebi, kendisine atılgan tavrı ve internet şifresi için teşekkürü bir borç biliyorum. Teknolojik bir sorun olursa, "bilgisayarı açamazsak" yardım edermiş, canım ya, mühendisiz biz bak.. Olsun, teklifine sağlık..

Bu arada sanarsın okul gezisi değil, random tur. He bir de kaynakçılar var o konuya girmeyeceğim bile.



Bu akşam dans zımbırtısı vardı, biz odamızda meyveli şarabımızı yudumlayıp gülmeyi tercih ettik.. Şuan hatta size kadehimi kaldırıyorum, hatta gerçekten kaldırdım, şerefinize..

Yarın tekne gezimiz var, ama nedense caymanın eşiğindeyiz, bence sabah tatlı organizatörümüz bizi ikna eder.

Canım kavuna dondurma koyma fikrini kendi fikri sandı bugün, o da insan.



Akşam ne olursa olsun, Olympos'un tepesine çıkıp sönmeyen ateşi göreceğiz, sonra mitoloji kokan bir methiye dizerim bence, malum aşka geliyorum böyle yersiz zamanlarda..


Bir de sucuk şarap partisi varmış, daha ne isterim ki.. 
Kadehimi tekrar kaldırıyorum bu programa..


Kamaramızda klima var. Daha mutlu olamazdık..


Sizi öpüyorum, habitatta elenmezsem ya da yabani bir örümceğin ısırışıyla örümcek kadına dönüşmezsem, yarın yine görüşürüz, sevgiyle kalın.

Akdeniz akşamları bir başka oluyor.

Şarabım da karadutlu.
ÇS*12


8 Haziran 2012 Cuma

Tatil Meselesi, 3

Yoldayım diye yazı yazmayacağımı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

Tabi telefonda yazabilitemin de bir siniri var, hadi yine iyisiniz.. Hakikaten bu da farkli bir deneme oldu bak, telefonla komposizyon yazmaca..

Yoo, inadina uzun yazacagim galiba, neyse..

Bugunki konum buzullarda erimeler.

Sacmalamayin ya, tabii ki otobus yolculuklarindan bahsedecegim, otobuste baska ne anlatilabilir ki?

Ucak teknolojisini ailecek severek izliyoruz.. Dahil olma cabam da var malum, ama nedense hep en cok karadan yapilan yolculuklari sevmisimdir.

Tabi arabayi babam kullansa annem meyve servisi yapsa falan daha guzel ama nedense otobus yolculuklarinin kalbimde farkli bir yeri vardir.

Mesela dinlenme tesisleriyle aramda ozel bir bag vardir.. Neden hicbir zaman almayacagim kaset ve cdler bu mekanlarda inanilmaz cekici ve alinasi durur? Buna hicbir aciklama yok..

Mesela ben otobus yolculuklarinda uyumam, neden bilmiyorum, bu gece de uyumayacagim.. Herkes uyurken gunesin dogusunu yakalamaktan zevk aliyorum galiba..

Bu arada az once mola verdigimiz Sakarya'daki tesiste son zamanlarin en kibar garsonu vardi, tez zamanda İstanbul'a transferini bekliyoruz.

Kofte diye sucuklu at eti yemis olabiliriz ama olsun, yilda bir kere de olsa kamyoncularla ortak bir ozelligimizin olmasi hosuma gidiyor. İnsana sacma bir ozgurluk veriyor galiba.

Suan nedense donuste İzmit'te mola veririz diye umuyorum. Pismaniyem geldi. :)

Belki temel olarak uzaklasma hissinden hoslaniyorumdur.. Sanki kilometreler aklinizla kendiniz arasina da girebilecekmis gibi..

Sanirim tam suan dinleyecegim sarkiyi biliyorum.. Disarda cok fazla yildiz var ve kimse farkinda degil..

Bu arada denizi cok sevmeme ragmen deniz yolculugu sevmiyorum.. Tabi tekneyle Yunan adalari turu ismarlayacaksaniz neden demem.

Yarin sabah Antalya'da olacagim, sizin icin de kokusunu tuzunu icime cekerim merak etmeyin..

Ya da meraklanin ona karisamam tabi.

Bu arada soforumuz Meksikali uyusturucu saticilarina benziyor ve muavin olmadigi icin bizi her an kacirabilir, yine de hiz sinirina tuhaf derecede ozen gosterdigi icin kendidini tebrik ediyorum. Canimizsin.


Donuste benden istediginiz bir sey varsa seve seve getirirdim ama nerden bilecegim degil mi?

Romantik istekleriniz olsaydi mesela denizin tuzu, sahilin kumu, biraz akdeniz havasi falan deseniz, nerde.. Materyal dunya..

Tatildeyim diye 5 gun yazmayacagimi sananlar hakkinda simdilik atip tutmayacagim ama dunyaya sovmecelerime devam ederim agzimi tutamam 3 te 5 te de olsa yazarim gibime geliyor..

Herkesi optum ve simdiden cok ozledim.. İyi tatiller..

Bu arada konuda sapmacalar kaymacalar olduysa hosgorun malum telefonda akisa hakim olmak zor oluyor..

ÇS*12